Ramazan’da Ayarı Kaçmış Horozlar

2

Pencereden dışarı baktım, hava çok güzel. Bahar gelmiş, kuşlar cıvıl cıvıl. Kendim mi? Bin bir düşünce içimde cıvıldıyor. Tabiat yeni bir dirilişe uyanıyor. Bizler de ona şahitlik ediyoruz. Benim için artık mevsim sonbahar. Tabiat her yıl yaşar yeni bir bahar. Ama insanın mevsimleri geriye dönmüyor be kuzum. İnsan bir bahar, bir yaz bir de sonbahar yaşar, sonra üstüne çekilir bir beyaz. Dokunmaz artık ona ne yaz ne ayaz. Eeee… İmanlı gitmektir bütün bir niyaz.

İşte böyledir hayat: Önce yapraklar dökülür, sonra meyveden kesilir, en son gövde yan yatar, bir daha da kalkamaz.

Bugün de kalktık, hamdolsun ayaktayız. Kendimiz sonbaharda olsak da, tabiatın bir baharını daha gördük. Buna da şükür! Ramazan geldi tadını çıkaralım. Zikriyle, fikriyle, ibadetiyle… Değişik bir ramazan yaşıyoruz bu sene. Yarım asırlık ömrü devirdim, böyle bir tecrübem olmadı. Sordum büyüklerime, kimsenin yok böyle bir tecrübesi.

Derler ya kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi. Hayale gelmez, rüyaya girmez bir olay. Artık adını kendi adımdan daha iyi biliyorum: Koronavirüs. Dünyanın bir ucundan girdi öbür ucundan çıktı. Nice çınarlar devirdi. İnsanın tam da ciğerine musallat oluyor. Melanet şey! Acaba ciğersizleştik de ondan mı? Zengin-fakir, işçi-patron, amir-memur, yöneten-yönetilen… Hiç ayırt etmiyor vallahi.

Perişan oldu koca koca devletler. Ne de çok güveniyorlardı bilgilerine, teknolojilerine, en çok da silahlarına… Hadi vurun da görelim. En gelişmiş silahlarınızla. Hiroşima’yı yok ettiğiniz atomunuzla, Haleb’in üstüne attığınız varil bombalarınızla, Filistin’de denediğiniz fosforlarınızla… Kimyasallarınızı deneyin… Biyolojik silah diyordunuz. Kullanın şimdi bu virüslerin üstüne.

Gücünüz insana yetiyor demi. Virüsler gibi. İnsanı öldürmek kolay. Hadi bir de yaşatsanız ya. Yaşatmak gibi bir derdiniz olmadı ki hiç. Sizi gidi ayarı kaçmış insancıklar!

Ayarı kaçmış dedim de aklıma geldi. Ramazan geldi, biraz insanın ayarları düzeliyor. Yemekler düzene biniyor ama uykuda sıkıntı var. Onu da bir şekilde hallediyoruz. Bir ay değil mi? Eskiler ne demiş: “Sayılı günler çabuk geçer”. Ömür geçiyor, Ramazan mı geçmeyecek? Sahur, iftar derken, saatler tıkır tıkır işliyor. Bu oruç ikliminde zaman sanki kendini daha bir hissettiriyor. Sanki Ramazan adeta zaman oluyor. Zaman bilinci herkeste tavan. Gözümüz hep saatte. Saniye saptırmıyoruz evvel Allah.

Saniye dedim de. İlkokul öğretmenim aklıma geldi. Ne yaptı acaba bu koronalı günlerde. Yaşı da vardı. İnşallah sağlık ve afiyettedir. Numarasını da kaybettim.  Bulup aramam lazım bu mübarek günde. Halini hatırını sorsam iyi olur. Mutlu olur. Bizi bize bıraksalar da, şöyle ağız tadıyla, gönül hoşluğu ile bu güzellikleri düşünsek. Demi ya! İlle başlatacaklar. İlle bulaşacaklar insanların huzuruna. Baksanıza kopardılar gene bir bardak suda fırtına. Başladılar milletin hilali, iftarı, sahuruyla uğraşmaya… Girdiler bir sürü gereksiz bir tartışmaya…

Bu ayarı kaçmış horozlardan bıkkınlık geldi vallahi! Her Ramazan mı vakitsiz öterler arkadaş! Bir ramazan sussalar, dişimi kıracağım. Öyle bir ayarları bozulmuş ki, Ramazana ayarlı. “Allah hiç mi akıl-fikir vermemiş bunlara” diyeceğim de, Rabbimin zoruna gider diye korkuyorum. Var gibi sanki bunlarda da biraz. Aman, olanı da evlerden ırak, sofralardan uzak olsun!

Yemin etmişler sanki milletin Ramazanını burnundan getirmeye. Eve kapanınca koronavirüsten bile korunabiliyorsun da, bunlardan değil! Neymiş yirmi dakika önce başlayacakmış imsak. Sen başla, ye, yat, uyu! Kim ne der sana? Sen uyursan millet rahat eder. Ne milletin ensesinde boza pişirip başının etini yiyip oruçlu ağızının tadını kaçırıyorsun.

Ne deyim, ne edeyim be Ramazan?

Elin oğlu pek yaman!

Böyle mi olacaktı zaman?

Aman Allah’ım aman!

*

Bunlar ne diyorlar? Eskiden şöyleydi böyleydi… Ne kadar biliyorlarsa eskiyi!

Efendim, eksiden de insanlar vakti tespit için çeşitli yollar denerler, birtakım araçlar kullanırlardı. Ya dikili nesnenin gölgesine ya da pencereden sızan ışığa bakarlardı. Böylece vaktin nereye geldiğini anlamaya çalışırlardı. Yıldızlara bakar, aya bakar gecelerini ayarlarlardı. Düzlükte görmek zor olduğu için tepelik bir yere çıkarlardı. Bakacak denilen tepeler bu işin mekânlarıydı. Ola ki bulut oldu, göremediler, sayarlar, hesap ederler bir karara varırlardı. Duracak halleri yok ya! Onlar dursa, zaman durmaz. Demek ki neymiş? Her dönemde bu iş için bir araç gereç ve hesap varmış.

Ne diyorsun şimdi birader! Kaçtan aşağı olmaz? Gene tepelere mi tırmanalım, güzel kardeşim? Görmüyor musun, her taraf olmuş ışık kirliliği? Bu kirlilikte çıplak gözle hilali gözlemek ne mümkün! Artık gelişmiş aletlerimiz var. Astronomlarımız gece gündüz çalışıyor. Ölçüyorlar, biçiyorlar. Ortaya net rakam koyuyorlar. Bırak, herkes işini yapsın! Sen de işini yap. “Eğer bilmiyorsanız, bilenlere sor” buyuruyor Yüce Yaratan.

Hem Saat kaç denildiğinde gökyüzüne değil, kolundaki saate, elindeki telefona bakmıyor musun? Ramazan hilali, iftar ve sahur için neden aynı şey olmasın? Namaz için kolundaki saate, hilal için tepeye. Oldu mu şimdi! Bu nasıl bir hesap!

Üstat ne güzel demiş! “Bu hesabı kurt yapmaz kuzulara şah olsa!”

Ben anladım senin derdini. Şu mübarek Ramazan günü, ille de orucumuzu burnumuzdan fitil fitil getireceksin. Vakitsiz ötüp kafa ütüleyeceksin. “Vakitsiz öten horuz” diye bir atalar sözü vardı. Diyorum ki, bunların şöyle bir düğmesi olsa çeviriversek de seslerini kıssak.

Düğme dedim de, dedemin ne güzel bir radyosu vardı. Kemik rengi. En altta düğmesi. Çevirir dinlerdim, Köroğlu-Ayvaz hikayesi. “Aldı Köroğlu” der, ne güzel türküler söylerdi. Ne sesi kaldı şimdi ne esamisi! Onun yerine geçti Donkişot’la Sanço’su. Köroğlu’yu unuttuk, heykelini yapıp dondurduk, üzerine bir siyah örtü kondurduk… Ne gür narası ne sazının namesi… Kaldı bir şehrin simgesi… Ta derinden dile geldi nefesi:

Telgrafın telleri…

Bolu’nun orta yeri,

Köroğlu’nun heykeli.

Yoktur sazının teli,

Nasıl olsun ki sesi?

*

Ne diyorduk? Ayarı kaçmış horozlar… Biri yirmi dakika önce, biri bir saat sonra. Allah’ım sen aklıma mukayyet ol! Allah’tan ayarı düzgün sağlam horozlar var da, işi kotarıyorlar. Bunlara kalsa halimiz harap Ramazanımız berbat.

Nasıl da konuşuyor öyle! Tarihten bahsediyor, tarihçilikten dem vuruyor. Tarihçiyim deyip duruyor. Hiç öyle görünmüyor. Eski kıssacılara benziyor. Ama hakkını yemeyelim, sapla samanı çok iyi harmanlıyor. Bilmediği konulara giriyor, bildiklerinde şüphe uyandırıyor… Anlatıyor anlatıyor. Aldığı mesafe bir arpa boyu olmuyor.

Bir değil ki bunlar, be kuzum! Daha niceleri var! Sahi bu Ramazan pek görünmüyor. Biri vardı, şehrin göbeğinde, ışıkların gölgesinde hilal gözetleyen. Ne güzel diyordu: “Aha ben yiyorum.

Yersen ye be adam! Kim karışır sana? Herkes bir taraf, sen bir başına. Gelmişin bu yaşına. Niye zehir olursun milletin ekmeğine aşına?

Bunun hali Nasrettin Hoca’nın fıkrası. Evde iğneyi kaybetmiş Hoca. Dışarda arıyor. Sormuşlar: Hoca iğneyi nerede kaybettin? Evde. Eee… Burada niye arıyorsun? Burası aydınlık da. Evin içi karanlık. Oracıkta nasıl bulayım küçücük iğneyi?

Bu zat da şehir ışıklarının aydınlığında incecik hilali arıyor. Nasıl görecekse? Aklını sevsinler! Işıkların gökyüzüne gölge yaptığını bir türlü kavrayamıyor. Hele bir bak! Görebiliyor musun gökteki yıldızları şehrin ışıklarında?

Ne güzeldi o günler! Dedemle harman yerinde buğday beklerdik geceleri. Küçüğüm ya, hoşuma giderdi geceleri harman yerinde kalmak. Yatarken gökteki yıldızları saymak. Tane tane… Sanki üstümüze düşecek gibiydiler. Pırıl pırıl… En son Amasya’da Osman hocamın köyünden dönerken gördüm o yıldızları. Ormanın en karanlık yerinde durduk ve yıldızları seyrettik. Rahmetli dedem, köyüm, çocukluğum aklıma geldi. Boğazımda bir şeyler düğümlendi…

1 Mayıs 2020/8 Ramazan 1441 Cuma

Fethiye/Bursa

Önceki İçerikYorgun Müslüman Yüreği
Sonraki İçerikMolla Fenârî’nin Feneri
Cağfer KARADAŞ
1964 yılında Sivas merkez Kartalca köyünde dünyaya geldi. Kayseri İmam-Hatip Lisesini 1984, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesini 1989 yılında bitirdi. Aynı Üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsünde 1991’de yüksek lisansını, 1997’de doktorasını tamamladı. 1992-1993 yıllarında alanı ile ilgili araştırma yapmak için 8 ay Şam’da bulundu. Türkmenistan Devlet Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde 1999-2000 öğretim yılında ders verdi. 1999’da Yardımcı Doçent, 2004’te Doçent ve 2010 yılında Profesör unvanını aldı. 2012-2015 yılları arasında Abant İzzet Baysal Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı olarak görev yaptı. 2015 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu üyeliğine atandı. Hâlen Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kelam Anabilim Dalında öğretim üyeliği görevini sürdürmekte.

2 YORUM

  1. Selamlar Cafer hocam.
    Trt1 sahurun bereketi sohbetinizde dinledim sizi.
    Çok teşekkür ede saygılar sunarım.
    Orada kiramen ve katibin meleklerden bahsettiniz.
    Bu melekler söylediklerimizi ve fiillerimizi kaydederler.
    Kalbimizdeki ve beynimizin düşündüğünü ancak Allah bilir .
    Bu na göre hesap veririz.
    Düşünüp eyleme geçit mediğimiz hareketleri Rabbimiz affeder.
    Elimizle yaptığımızdan sorumluyuz.
    Bana çok değerli geldi.
    İnsanlar bunu böyle bilmiyor olabilir.
    Açıklamanız için çok teşekkür ederim.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here