Mağripli Filozof Taha Abdurrahman’ın Tasavvurunda Hakikate Açılan Kutsî Yol Olarak Diyalog

0

Vahiy geleneğinin insanoğlu için özellikle belirgin kıldığı nitelik, onun “emaneti taşımayı kabul eden canlı” olmasıdır. Taşıdığı emanetle birlikte “hakikatin ancak aranılarak bulunduğu bir dünyaya” bırakılan insanoğlu; deneyimin, dilin ve mantığın sıhhatine işaret ettiği düşünsel bir diyalog ile doğru bir istikamet tayin etme imkanına erer ancak. İşte, bu perspektif doğrultusunda Taha Abdurrahman, kendi felsefî projeleri içinde “diyalog” faaliyetine özel bir yer ayırmış ve Müslümanca bir kavrayış içinde “diyalog” meselesinin anlamlandırılmasını yapmıştır.

Ona göre “emanet taşıdığını kabul edip bunun bilincine eren Müslüman” için diyalog faaliyeti dört rükün üzerine kuruludur: Misâk, emânet, şehâdet ve muhâlaka.

Karşılıklı güven hususunda hiçbir tereddütleri olmayan müminlerin diyaloğu, Yüce Allah’ın insanlardan açık bir diyalog ile aldığı şahitlikte tecelli eden ilk “misâk: kesin söz” üzerine kuruludur. Tüm diyaloglarımızın meşruiyet zemininde yer alan bu ilk misâk, yine bir diyalog içinde şöyle gerçekleşmişti: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim? Dediler ki: Evet, elbette.” (A’râf, 172-173) İlk misâk üzerine müesses olan bu diyalog ilişkisi, bütün rütbeleri ve bütün mahlukatı kapsar. Dolaysıyla bu tarz bir diyalog içinde tarafların karşılıklı sağladıkları güven, teorik ve manevî meselelerden tutun, çevreyi ve doğayı koruma gibi maddî ve görünür olan konulara kadar sirayet eder.

Diyaloğun emanet rüknü, melekûtî temelini “mesuliyet ayetinden” alır: “Biz emaneti göklere ve yere teklif ettik (…)” (Ahzâb, 72) Bu yüzden emaneti kabul eden insanlar arasındaki diyalog ilişkisi, iki taraf açısından da ihtiyarî bir ilişkidir. Keza, söz konusu diyalog ilişkisi mülkiyetine alıcı değil, bilakis estetik ve özgün bir ilişkidir. Aklî olduğu kadar manevîdir de. Çünkü insan, aslî görev olarak kendisine emanet edilenin muhafazası ile meşgul olacağından ona sahip olmayı değil, onu şartlar değiştikçe yeniden özgün ve estetik bir şekilde anlamlandırmayı esas alacaktır.

Şehâdet (şahitlik) rüknüne gelince, bu rükün, ilahî tanıklığa istinat eder. Bu yüzden diyalog ilişkisi, en yüce Şahid’in nazarının dahil olduğu bir yapıya sahip olur. İlahî tanıklık üzerine tesis edilmiş bir diyalog ortamı da bir dereceden rahmetin tecelli edeceği bir ortamdır. Bu rüknün ışığında diyebiliriz ki, emanet bilincinin mümini sevk ettiği diyalog ilişkisi, sözlü olduğu kadar görmeye taalluk eden, görmeye konu olduğu kadar da basireti medar alan bir ilişkidir.

Son rükün olan muhâlakanın (المخالقة) ise temelinde esmâ-i hüsnâ vardır. Bu yüzden diyalog faaliyeti müminler için bir “ahlaklanmaya”, yani sorumluluk yüklenmeye vesile olur. Hayatı anlamlandırmanın Kur’an ışığında estetize edilmesini sağlar. Ve diyalog ilişkisinden taşıp halka halka tüm ilişkileri merhametle donatır.

Taha Abdurrahman’ın diyalog tasavvuruna yönelik bu son derece muhtasar değiniden sonra onun “Hivârât min ecli’l-müstakbel” isimli eserinin önsözünden aldığımız pasajların tercümesine aşağıda yer vermekte fayda mülahaza ediyoruz. Zira bu pasajlarda filozofumuzun, mantıkçı perspektifin tüm küçümsemelerine rağmen, lingüistik perspektife uygun düşecek şekilde “diyalog” meselesini niye bu denli önemsediğini daha da belirgin bir şekilde ve doğrudan onun ifadeleriyle görme fırsatımız olacaktır.

 

Tercüme Pasajlar  

İlmî bakımdan hatırı sayılan hiçbir söz bir monolog çerçevesinde teşekkül etmez. Bu niteliği haiz her söz bir diyalogun ürünüdür. İnsan anlamlı bir söz dizdiğinde, bu ister salt zihinsel düzlemde gerçekleşsin isterse dile dökülsün, bunu bir diyalog faaliyeti içinde yapar. Ya gerçekte dış varlıktaki muhataplarıyla ya da kendi zihnindeki çoklu sesler arasında yapılmış bir diyalog vesilesiyle yapar bunu. Zira her “söz”de iki cihet vardır. Bu cihetlerde biri sözün içeriği ile alakalıdır. Zira bir sözün içeriğinde aslolan “hakikat”tir. Diğer cihet ise sözün sahibiyle alakalıdır. Bir sözün sahibi söylemini kurarken aslolan bunu bir diyaloğun ürünü olarak inşa etmesidir.

Diyaloğun taraflarına gelince -bu ister dışsal gerçeklikte yer alan muhatap olsun, ister zihinsel düzlemde çok seslilik içindeki muhalif ses olsun- o yalnızca hakikati dile getiren sözün sahibine karşı etkin bir diyalog  içine girmelidir. Söz konusu bu diyalog hakikatinin üç önemli meşruiyet zemini vardır:

I. Hakikate ulaşmanın tek bir yolu yoktur. Bilakis farklı istikamet tayinlerine göre bir çok yolu vardır. Çünkü bizzat hakikatin kendisi -hakim görüşün aksine- statik ve değişmez değildir. Hakikat, sürgit bir değişme ve yenilenme döngüsü içinde tecelli edip durur. Bu yüzden elbette ki ona giden yollar da taaddüt edecektir. Bu husus da doğal olarak hakikat talipleri arasında farklı yollar tercih etmiş bulunanların bir diyalog faaliyeti içine girmelerini gerektirir.

II. Yöntem hususunda farklı yönelimlere sahip kimseler arasında sürdürülecek bir diyalog, zamanla aralarındaki mesafeyi daraltacaktır. Çünkü diyalog faaliyeti dolayımıyla aralarında karşılıklı bir fayda verme ve istifade etme ilişkisi başlayacaktır. Karşı tezlerin delilleri çarpıştıkça da taraflardan birinin delillerinin zayıflığı ortaya çıkacak ve bu husus onu karşı teze daha yakın kılacaktır. Öte taraftan, kendi delillerinin gücünü gören kimse, onları daha da boyutlandırarak savunmaya geçecektir ki bu da karşı tarafın hakikati teslim etmesi için şartları iyice elverişli hale getirecektir. Binaenaleyh, ihtilaf eğer tefrika doğurucu bir hastalık addedilecek olursa, diyalog bu hastalığı onduran derman mesabesinde sayılmalıdır.

III. Diyalog aklın enginleşmesini, idrak yetilerinin derinleşmesini sağlar. Oysa kendi başına yürütülen düşünce faaliyeti, ne insan zihnini muhkemleştirir ne de muhakeme gücünü geliştirir. Zira diyalog esasen iki taraftan başlatılan derinlikli bir düşünme etkinliğidir. Hiç kuşkusuz ki, tek taraflı bir düşünme faaliyeti, iki taraflı bir düşünme faaliyeti gibi olamaz. Malum olduğu üzere, şeyler üzerine yapılan incelikli ve derinlikli düşünme eylemiyle birlikte “akıl” da değişip dönüşür. Değişip dönüştükçe de genişleyip derinleşir. Zaten dönüşüp durmayan akıl hiçbir şekilde diri değildir. Akl-ı kâmil, değişip dönüşmede zirve yapan akıldır. Öyleyse iki taraftan yapılan aklî nazarın dönüşümleri, tek taraftan yapılan aklî nazarın dönüşümlerinin iki katı olması gerekir. Çünkü diyalog halindeki iki tarafın delilleri sadece bir araya gelmez, bilakis bir biriyle izdivaç eder, yani kaynaşıp bütünleşir. “İzdivaç”da ise “içtima”’da olandan çok daha fazlası vardır.

Akıl için diyalogda hayat vardır, ilkesini izah eden tüm bu itibarlardan dolayı yirmi yılı aşkın bir süredir “diyalog” meselesiyle iştigal ediyorum. Nitekim bu meseleye dair toplumun farklı gruplarının birbirileriyle ve hatta kendileriyle diyaloga girmekten imtina ettiği dönemlerde ivedilikle bir kitap kaleme almıştım. Ama o kitap ademe mahkum oldu, hiçbir ilgi alaka görmedi. Belki de kitabın zamanı daha yeni gelmiştir.

Mağrib’te siyaset son zamanlarda her ne kadar diyalog etkinliğinin bazı tarzlarına meylediyorsa da düşünce dünyası hâlâ kendisini bu yeni diyalog atmosferinden uzak tutuyor. Tefekkür erbabı birbirleriyle bir diyalog kurma zahmetine girmiyor. Ya her meselede son sözü söyleme salahiyetinin kendisinde olduğunu vehmederek kendi fil dişi kulesine çekiliyor,  ya da “muhalefet et ki tanınasın” ilkesi gereği görüşlerinde büsbütün kural dışılığı / sıra dışılığı tercih ediyor.

Halbuki, diyaloğun kapısını kapatan veya şartlarını ihlal eden kimseler, zihinsel düzlemde faydalı aklilîği (rasyonaliteyi) öldürürler. Oysa faydalı aklîlik, en az iki taraftan getirilen deliller vasıtasıyla yapılmış bir sağlamanın semeresidir. Bu ruhu öldüren kimse, sınanmış bilgiyi kendisine taşıyan damarları kesmiş olur. Böylelikle, bizzat kendisini, düşüncelerini tashih ve idrak etme olanaklarını enginleştirmekten mahrum kılar. Aklının çemberi gittikçe daralır, keyfiliğe maruz kalma seviyesi oldukça artar. İlminin ne kendisine bir faydası olur, ne de bir başkasına. Kaldı ki, böyle davranmakla hem kendi ufkundan hem de başkalarının ufkundan “salih cemaat ruhu”nu törpülemiş olur. Salih cemaat ki fertleri arasında ikâme ve idâme edilen şûrâ’nın yol göstericiliği üzerine kuruludur. Söz konusu ruhu öldürenler, “ortak iş görme” yollarını kaybettiklerinden eylemlerini istikamette tutma, ahlaklarını da düzeltme imkanından yoksun kalırlar.

Binaenaleyh, bu iki ruh, “faydalı aklîlik ruhu” ve “salih cemaat ruhu”, en çok gereksinim duyduğumuz şeydir. Her iki ruh da ancak şartlarına riayet edilmiş bir diyalog vasıtası ile ikâme ve idâme ettirilebilir.

Önceki İçerikMakinedeki Hayalet, Bilinç ve İllüzyon
Sonraki İçerikİbnülemin’in İlkeleri ve “Son Asır Türk Şairleri”
Muhammet ATEŞ
Muhammet Ateş, 1984’te Konya’nın Cihanbeyli ilçesinde doğdu. Klasik usulle İslami ilimler tahsil etti. 2002’de tekmil-i nüsah edip ilmî icâzet aldı. 2009’da Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun oldu. 2009 ile 2013 yılları arasında Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde Arapça okutmanlığı yaptı. Uludağ Üniversitesinin Sosyal Bilimler Enstitüsü İslam Felsefesi Bilim Dalı'nda hazırladığı Taha Abdurrahman’da Modernite Düşüncesi başlıklı teziyle 2017 senesinde yüksek lisansını savundu. 2018 yılında başladığı doktora çalışmasını “Mantık ve Fıkıh Usûlü İlişkisi” isimli tezini hazırlayarak sürdürmekte ve Dumlupınar Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi’nde Araştırma Görevlisi olarak çalışmaktadır. Halihazırda doktora çalışmasının yanı sıra “dil felsefesi” ve “geleneği okumada yöntem arayışları” gibi konular üzerinde çalışmaktadır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here