Hayır Ve Hasenatın Vücut Bulmuş Hâli: Vakıflar

0

Toplumsal barışın sağlanmasında yardımlaşmanın yeri çok önemlidir. İhtiyaç sahiplerine yardım yapılması İslâm dininin temel prensiplerindendir. İslâm medeniyeti de bir bakıma yardımlaşma medeniyetidir. “Komşusu aç iken tok sabahlayan bizden değildir” diyen Hz. Peygamber (s.a.v.), en yakınımızdaki ihtiyaç sahiplerinin gözetilmesini Müslüman olmanın gereği olarak görmüştür. İhtiyaç sahiplerine yardım ederken onları rencide etmemek ve yardımı sürekli hale getirmek önemlidir. Müslümanlar bu hususu vakıflar aracılığıyla gerçekleştirmiştir. Zira vakıflar bir taraftan yardım işini ebedileştirirken diğer taraftan buralardan istifade edenlerin onurlarını da korumuştur. Bu hususları vakfın tanımında da görmek mümkündür. Zira vakıf: menfaatini insanlar, hayvanlar ve bitkiler gibi canlıların istifadesine sunmak üzere bir şahsın herhangi bir dünyevî menfaat düşüncesi taşımadan tamamen Allah rızasını kazanmayı hedefleyerek mülkünü kendi mülkü olmaktan çıkararak ebedi olarak Allah’ın mülkü haline getirmesidir.[1]

Vakıf kurmanın temelinde evrensel bir anlayış olan başkalarına yardım etme duygusu vardır. Bu yüzden adları farklı olsa da tarih boyunca her toplulukta gerek devlet olarak gerekse bireysel anlamda yardım kuruluşları teşekkül etmiştir. Tarih boyunca yaşayan hemen her toplulukta fiili olarak yardımlaşma vardı ancak bir müessese olarak vakıf te’sis etme anlayışı İslâm diniyle başladı. Kur’an-ı Kerim’de insanların kendi mallarından infak etmelerini bazen zekât gibi zorunlu olarak emreden bazen de güçlü bir şekilde tavsiye eden pek çok ayet bulunmaktadır. Konuyla ilgili çok sayıda ayet olsa da özellikle “Hayırda yarışınız” (Bakara 2/148) ve “Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) harcamadıkça, gerçek iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah onu hakkıyla bilir” (Âl-i İmrân 3/92) ayetleri vakfın temel dayanakları olmuştur. Ayrıca Hz. Peygamber (sav)’in hayrı teşvik eden “İnsan ölünce üç şey müstesna, bütün amelleri kesilir. Sadaka-i câriye, kendisinden faydalanılan bir ilim ve kendisine dua eden hayırlı bir evlât” (Müslim, Vasiyye, 14) hadisindeki “sadaka-i câriye” kısmı da vakıf kurmanın esas gerekçesi olarak kabul edilmiştir.

Hadislerle yardımlaşmayı teşvik eden Hz. Peygamber (sav), bizzat kendisinin gerçekleştirdiği hayır hizmetleriyle vakfa temel teşkil edecek örnek uygulamalarda bulundu. Nitekim o, savaş olmadan barış yoluyla fethedilen Fedek arazisinin gelirlerini bir kısmını fakirlere, bir kısmını Medine’ye gelen elçi ve misafirlere, diğer kısmını da aile efradına harcanmak üzere üçe ayırdı. Medine‘de Benî Nâdir’den vasiyet yoluyla kendisine intikal eden yedi parça araziyi fakirler için vakfetti.

Hayber’in fethinden sonra ganimetlerin dağıtılmasıyla birlikte Semğ adında değerli bir araziye sahip olan Hz. Ömer (ra), peygamberimize (sav) gelerek “Ey Allah’ın Resulü, daha önce bundan iyisini asla elde etmediğim bir araziye sahip oldum. Bu arazi ile ilgili ne tavsiye edersiniz” dedi. Hz. Peygamber (sav) de, “istersen hurmalığın mülkiyetini hapset (elinde tut) ve bu hapsedilmiş arazinin gelirini tasadduk et” buyurdu. Bunun üzerine Hz. Ömer, araziyi asla satılamaz, hibe olunamaz, miras edilemez surette fakirlere, yakınlara, esirlikten kurtulmak isteyen kölelere, Allah yolunda savaşan mücahitlere, misafir ve yolculara tahsis etti. Vakıf arazinin işlerini yürütmeyi üzerine alan mütevellinin de, mal mülk edinmemek şartıyla buradan yiyebileceğini belirtti. (Buharî, Vesâyâ, 29) Hz. Osman (ra), Hicretten sonra Medine’de susuzluk çeken halkın su ihtiyacını gidermek için bir Yahudi’nin tasarrufunda bulunan Rûme Kuyusu’nu büyük bir meblağla satın alarak vakfetti. (Tirmizi, 19)

Asr-ı saadette vakıf kurma işi bir hayli yaygındı. Öyle ki sahabeden Hz. Câbir bin Abdullah’ın “Ben Mekkeli ve Medineli Müslümanlardan mal ve mülk sahibi olup da, vakıf yapmamış bir kimse bilmiyorum” dediği rivayet edilmiştir.[2]

Hz. Peygamber (sav)’den sonra Hulefâ-yı Râşidîn, Emeviler, Abbasiler, Selçuklular ve diğer Müslüman devletlerde vakıflarla hizmet etme anlayışı artarak devam etmiştir. Bu anlayış özellikle Osmanlı Devleti’nde zirveye ulaşmıştır. Osmanlı toplumunda din, eğitim-öğretim, sağlık, sosyal güvenlik, sosyal yardım ve belediye hizmetleri büyük ölçüde vakıflar aracılığıyla yürütülmüştür.

Osmanlı Devleti’nde başta sultanlar olmak üzere her kesimden insan vakıf kurma konusunda adeta yarışıyorlardı. Vakıf te’sis etme hususu devletin kuruluş aşamasında başlamış ve artarak devam etmişti. Orhan Gazi, İznik’te inşa ettiği medresesi için pek çok gayrimenkulü vakfetti. Ayrıca gerek Bursa’da gerekse başka yerlerde inşa ettiği cami, medrese ve benzeri yerler için mülklerini vakıf yoluyla tahsis etti.

Orhan Gazi’yi diğer sultanlar takip ettiler. Nitekim Osmanlı Sulatanlarının Selâtin vakıfları denilen çok sayıda vakıflarının olduğu bilinmektedir. I. Murad Hüdavendigâr, Yıldırım Bayezid, Çelebi Mehmed, Fatih Sultan Mehmed, Kanuni Sultan Süleyman, kendi adlarıyla anılan külliyelerindeki cami, medrese, hastane, aşevi gibi yapılar için oldukça kapsamlı vakıflar te’sis ettiler. Aynı durum isimleri zikredilmeyen diğer padişahlar için de söz konusudur.

Vakıf kurma işi sadece sultanlarla sınırlı değildir. Sadrazam, şeyhülislam, vezirler gibi devlet erkânının tamamının vakıfları bulunmaktadır. Ayrıca reayadan insanların da kendi ekonomik durumlarına göre çok sayıda vakıf te’sis ettikleri bilinmektedir. Nitekim Osmanlı şehirlerinde bulunan vakıfların çoğunluğu Müslüman-gayrimüslim, esnaf, kadın-erkek, zengin-fakir, azatlı köle-cariye gibi din, ırk, sınıf farklılıkları olmadan her kesimden insanın kurduğu vakıflardan oluşmaktadır. Şehirlerle ilgili araştırmalardan her kesimden insanın te’sis ettiği binlerce vakfın varlığını öğrenmekteyiz.

Vakıflar, tescil suretiyle, vasiyet yolu ile veya fiil ve hareketlerle olmak üzere üç yöntemle kurulmaktadır. Osmanlı toplumundaki vakıfların büyük çoğunluğu tescil yöntemiyle te’sis edilmiştir. Bu yöntemde vakıf kurma niyetinde olan kişi kadıya (hâkime) müracaat ederek vakıf kurmak istediğini bildirir, kadı da gerek bu talebi yapan kişinin, gerekse vakfedilmesi istenen mülklerin şartlara uyup uymadığını araştırır, herhangi bir engel olmadığına karar verirse şahitlerin de huzurunda vakfı tescil eder, böylece vakıf kurulmuş olurdu.

Vakıfların önemli bir kısmı ihtiyaç sahiplerine yardım amacıyla tesis edilmiştir. Bu amaçla kurulan vakıflarda ırk ve din ayrımı gözetilmeden toplumun her kesimine hizmet verilmiştir.

Osmanlı toplumunda ibadet mahalli olan cami ve mescitlerin inşası, tamiri, bakımı, halı ve kilimlerle tefrişi, ısıtılması, aydınlatılması, temizlenmesi gibi her türlü ihtiyaçları vakıflar aracılığıyla karşılanmaktaydı. Ayrıca buralarda hizmet verecek olan imam, müezzin, kayyim, kapıcı, temizlikçi gibi görevlilerin maaşlarını da yine vakıflar üstlenmişti.

Osmanlı toplumunda eğitim-öğretim hizmetleri de büyük ölçüde vakıflar vasıtasıyla yürütülmekteydi. Hayırseverler, mektep-medrese inşa ediyorlar, te’sis ettikleri vakıflar aracılığıyla bu kurumlarda hizmet veren veya hizmet alan kişilerin her türlü ihtiyaçlarını karşılıyorlar, böylece eğitim alanında da varlıklarını etkili bir şekilde hissettiriyorlardı. Eğitim kurumlarındaki müderris ve muallimlerin maaşları, hizmet elemanlarının ücretleri, her seviyedeki okul öğrencilerinin eğitim masrafları ve diğer giderleri de yine vakıflar tarafından karşılanıyordu.

Hayırsever halk ibadet mekânları ve eğitim kurumlarının yanında mahallelerin su yolları, kaldırım ve köprülerinin inşa ve tamiri, köle azad etme, yoksul genç kızlara çeyiz hazırlama ve benzeri pek çok hizmete yönelik vakıflar kurmuşlardır. Dışarıdaki insanları düşünen bu âlicenab topluluk hapiste olanları da unutmamışlar ve bu amaçla borcundan dolayı hapse düşenlerin borcunu ödeyen, özellikle yaz aylarında dağlardan kar getirerek hapiste olanların suyuna katan ve suyu soğutan, bayramlar, kandil geceleri vb. mübarek günlerde onlara özel yemekler hazırlayan vakıflar tesis etmişlerdir.

İnsanlar için düşünülen hayır-hasenat uygulamasından hayvanlar da nasiplerini almıştır. Dünyayı, şehri, mahalleyi hatta evleri hayvanlarla paylaşan, onlarla beraber yaşayan halk, hayvanların barınmaları için yuvalar, kuş sarayları ve tedavileri için hastaneler kuruyorlardı. Emir Sultan Camiî duvarlarına kuşlar için hususi olarak cami ile uyumlu olacak şekilde sanatlı ve süslü olarak yapılan kuş evleri, kuş sarayları olarak tanımlanmış ve günümüze kadar gelmiştir. Ayrıca Bursa’da XIX. yüzyılda yaralı leyleklerin tedavisi başta olmak üzere göçmen kuşların bakımlarının yapılması amacıyla kurulan Gurabahâne-i Laklakan, hayvanların tedavisi için tesis edilen ilk hastane olma özelliği taşımaktadır.

Vakıflar ihtiyaç sahiplerine yardım etmenin yanında şehrin imarının gelişmesi ve insanlara iş istihdamı oluşturması bakımından da önemlidir. Her bir vakıfta en az birkaç kişinin istihdam edildiği düşünülür ve Osmanlı toplumunda binlerce vakfın olduğu hesap edilirse vakıflar aracılığıyla ülke genelinde on binlerce insana iş imkânının sağlandığı anlaşılır. Örneğin Mimar Sinan’ın muhtelif vakıf kurucuları adına inşa ettiği 14 külliyede toplam 2.529 kişi istihdam edilmiştir.[3] Şeyhülislâm Karaçalebizâde Abdülaziz Efendi’nin Bursa’daki vakıflarında farklı meslek erbabından 88 kişi istihdam edilmekteydi ki bunlara günlük 180, yıllık ise 64.800 akçe ödeme yapılıyordu.[4]

Vakıfların çokluğu sebebiyle Osmanlı medeniyeti bir vakıf medeniyeti olarak değerlendirilmiştir. Osmanlı topraklarında doğup büyüyen hemen herkesin vakıf kurarak veya kurulan vakıftan istifade ederek bu kurumlarla bir şekilde irtibatı olmuştur. Bu gerçeği ifade etmesi bakımından şu değerlendirme oldukça dikkat çekicidir: “Osmanlı İmparatorluğu devrinde pek büyük bir inkişafa mazhar olan vakıflar sayesinde bir adam vakıf bir evde doğar, vakıf beşikte uyur, vakıf mallardan yer ve içer, vakıf kitaplardan okur, vakıf idaresinden ücretini alır, öldüğü zaman vakıf bir tabuta konur ve vakıf bir mezarlığa gömülürdü. Bu suretle beşerî hayatın bütün îcaplarını ve ihtiyaçlarını vakıf mallarla temine pek âlâ imkân vardı.[5]

Osmanlı sonrasında vakıfların statülerinde değişmeler oldu. Günümüzde de farklı hizmet amaçlarına yönelik kurulan çok sayıda vakıf bulunmaktadır. Bu vakıflar her zaman olduğu gibi günümüzde de herhangi bir dünyevî menfaat beklemeden sadece Allah’ın rızasını kazanmayı hedefleyen hayırseverlerin himmetleriyle hizmetlerini devam ettirmektedirler.

 

Kaynakça

[1] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukûk-i İslâmiyye ve Istılahât-ı Fıkhiyye Kâmûsu, Bilmen Basım ve Yayınevi, İstanbul ts., c. 4, s, 284.

[2] Ömer Lütfi Efendi, İthâful-Ahlâf fî Ahkâmil-Evkâf, Matbaa-i Amire, İstanbul 1307, s. 11.

[3] Bahaeddin Yediyıldız, “Sinan’ın Yaptığı Eserlerin Sosyal ve Kültürel Açıdan Tahlili”, VI. Vakıf Haftası, Vakıflar Genel Müdürlüğü Yayınları, İstanbul 1989, s. 105.

[4] Ali İhsan Karataş, Şeyhülislâm Karaçelebizâde Abdülaziz Efendi, Bursa Büyükşehir Belediyesi Yayınları, Bursa 2015, s. 133.

[5] Esat Arsebük, Medeni Hukuk, Başlangıç ve Şahıs Hukuku, İstanbul 1938, c. 1, s, 298.

Önceki İçerikİbnülemin’in İlkeleri ve “Son Asır Türk Şairleri”
Sonraki İçerikTıbb-ı Nebevî’nin Modern Tıbba Etkileri
Ali İhsan KARATAŞ
1968 yılında Ardahan’ın Posof İlçesi’nde doğdu. 1987 yılında Kars İmam Hatip Lisesi, 1992 yılında U.Ü. İlahiyat Fakültesi’nden mezun oldu. 1992-1998 yılları arasında Bursa Ulubatlı Hasan Anadolu Lisesi’nde Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmenliği yaptı. 1992-1995 yılları arasında “XVI. Yüzyılda Bursa’da Yaygın Olan Kitaplar” adlı Yüksek Lisans tezini tamamladı. 1998 yılında U. Ü. İlahiyat Fakültesi’nde Araştırma görevlisi oldu. 2005 yılında “Mahkeme Kayıtlarına Göre XVIII Yüzyılda Bursa’da Gayrimüslimler” konulu doktora tezini tamamladı. 2008 yılında Öğretim Görevlisi, 2009 yılında Yardımcı Doçent, 2010 yılında Doçent, 2015 yılında ise Profesör oldu. Genellikle arşiv kaynaklı olan çalışmalarının önemli bir kısmı Osmanlı dönemi sosyo-ekonomik ve kültürel hayatı konu edinmektedir. Hâlen aynı fakültenin İslam Tarihi Bölümünde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Evli ve iki çocuk babasıdır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here