Kötülüğün Şeffaflığı: Aşırı Fenomenler Üzerine Bir Deneme

0

Jean Baudrillard, Kötülüğün Şeffaflığı: Aşırı Fenomenler Üzerine Bir Deneme (Çev. Işık Ergüden), Ayrıntı Yayınları, İstanbul 1998.

 

Hiç kuşku yok ki, birçok çağdaş düşünür ve teorisyen, içinde yaşıyor olduğumuz çağı nitelemek amacıyla “post” ön ekinin kullanıma sokulduğu, post-modern, post-yapısalcı, post-endüstriyel vb. kavram ve terkipleri tercih etmekte ve bununla da, hâlihazırdaki çağın, modern ve Aydınlanmacı ideal ve değerlerden belirgin bir kopuş içerisinde olduğunu vurgulamak istemektedirler. Buna göre, kaynakları Rönesans’a kadar götürülebilecek olan modern ve Aydınlanmacı düşünce ve teorilerde, gerek bir bütün olarak varlığı anlamlandırma için bir zemin ve hareket noktası olarak düşünülen öznenin ve aklın merkeziliği, özne-nesne dikotomisi gibi kavramlar, gerekse bir ideal ve değer olarak bu düşünce tarzlarının ufuklarını belirlediği düşünülen eşitlik, özgürlük, ilerleme gibi kavramlar, bizatihi modern düşünce ve değerlerin bir sonucu olarak, adeta kendi kendilerine karşı dönmek suretiyle, bir patlama ve kendi-kendini yok etme sürecine girmişlerdir. Baudrillard da, Kötülüğün Şeffaflığı adlı çalışmasında içinde bulunulan güncel durumu nitelemek amacıyla, modernliğin patladığı an anlamında, “orji sonrası hali” ifadesini tercih etmektedir.

Baudrillard’a göre “orji”, politik özgürleşme, cinsel özgürleşme, üretici güçlerin özgürleşmesi, yıkıcı güçlerin özgürleşmesi, kadın, çocuk ve bilinçdışının özgürleşmesi, sanatın özgürleşmesi gibi, her alanda özgürlüğün patladığı anı ifade etmektedir. Tüm temsil ve karşı temsil modellerinin göklere çıkarılması anlamında gerçeğin, rasyonel olanın, cinselin, eleştirel ve karşı-eleştirelin, büyüme ve büyüme krizinin orijisinden bahseden Baudrillard, “nesne, gösterge, ileti, ideoloji ve zevklere ilişkin her türlü sanal ve aşırı üretim yollarının” katedilmesinin, gerçekte her şeyin özgür kılınmasına karşılık gelecek olan orji sonrasına işaret ettiğini düşünür.  Aslına bakılırsa Baudrillard açısından bu durum, bir tükenmişlik haline, yani bütün senaryoların gerçek veya sanal olarak önceden vuku bulmuş olmalarından ötürü, senaryoların yeniden oynanmasından başka bir çaresinin kalmadığı bir hal anlamında simülasyon durumuna tekabül etmektedir. Baudrillard, gerçek ve sanal arasındaki ayırımın ortadan kalkmasına işaret eden simülasyon kavramıyla, içinde yaşadığımız çağda, taklit veya sanalın gerçekten daha gerçekmişçesine yaşanmasına gönderme yapmaktadır. Tüm ütopyalar gerçekleştiğinden ötürü, artık gerçekleştirecek ütopyası dahi kalmayan çağdaş insana kalan, arkasında bırakmasına rağmen, yine de kaçınılmaz bir umursamazlık içerisinde yeniden üretmesi gereken ideal, düş, görüntü ve hayalleri sonsuz bir biçimde çoğaltarak, ya da başka bir ifadeyle hiper-gerçekleştirerek yaşamaktır. Özgürlük ideallerinin realize edilmesi umuduyla yanıp tutuşan modern düşüncenin patladığı anda, yani orji sonrası halinde özgür kalan her şey, sonu gelmez bir biçimde birbirinin yerine geçmeye ve gitgide artan bir belirsizlik ve şüphe haline mahkûm olmuştur.

Baudrillard’a göre, orji sonrası hali açısından bakıldığında, modern ve Aydınlanmacı düşüncede gerçekliğin teorileştirildiği zemin olarak düşünülen ve bir ayna misali gerçekliği yansıtmaya muktedir olarak görülen bilinç alanında, gerçekten yansıyan bir şey olmadığından ötürü, temsilin imkânından da bahsetmek mümkün değildir. Bir patlama ve doygunluk sonrası süreçte geriye kalan son derece paradoksal bir biçimde, çoğalma, sirayet etme ve fraktal bir dağılmadır. “Artık hiçbir şey (Tanrı bile) son erek ya da ölümle yok olmuyor; hızla çoğalarak, sirayet ederek, doygunluk ve şeffaflık yoluyla, simülasyon salgını ve ikincil varoluş olan simülasyona aktarılma yoluyla yok oluyor her şey. Artık ölümcül bir yok olma biçimi değil, fraktal bir dağılma biçimi vardır.” Değerler dahi, muhtevalarında taşıdıkları değer mantığına bağlı olarak insanlar için ideal olmak gibi bir fonksiyona sahip değildirler. Zira değerler alanında devrim niteliğindeki gelişmelere yer olmadığı gibi, değerler, dolaşım ağlarının viral dağılımına bağlı olarak, birbirine dolanıp kendi üzerlerine katlanmak durumundadırlar.

Baudrillard daha önceleri, doğal evre (kullanım değeri), ticari evre (değişim değeri) ve yapısal evre (gösterge değeri) şeklinde yapmış olduğu değer tasnifine, bu çalışmasında değerin fraktal evresi diye bir dördüncüsünü ilave eder. Baudrillard’a göre, değerin fraktal, yani değerin viral; ışın gibi dağıldığı evresinde hiçbir göndermeye yer yoktur. Değerler hiçbir şeye göndermede bulunmaksızın, “katıksız yanyanalık yoluyla tüm yönlerde, tüm zaman aralıklarında ışır. Bu fraktal evrede, ne doğal ne de genel bir denge vardır, gerçek anlamda sözü edilebilecek bir değer yasası yok artık; bir tür değer salgınından, değerlerin genel metastazından, rastlantısal bir şekilde hızla çoğalma ve dağılmasından başka bir şey yoktur.” Baudrillard söz konusu evrenin en belirgin karakteristiği olarak, her türlü değerlendirme ve değerden bahsetme imkânını olanaksız hale getiren çoğalma ve zincirleme tepkiden bahseder. Tıpkı mikro fizikte bir parçacığın hızını ve bulunduğu yeri tespit etmenin imkânsız olmasına benzer bir biçimde, değerler alanında da artık, güzel ya da çirkinden, doğru ya da yanlıştan, iyi ya da kötüden bahsetmek ve bunlara bağlı bir değerlendirmede bulunmak da imkânsız hale gelmiştir.

İster politik, ister cinsel, isterse estetik alan söz konusu olsun belirleyici bir ilkenin kavranmasının da olanaksız hale geldiği çağdaş yaşam dünyasında, her şeyin her şeyle ilişkili hale geldiği türlerin karışımı yasası iş başındadır. Her şey aynı anda hem cinsel, hem politik, hem de estetik kılınmış durumdadır. Baudrillard politikanın gösteri içerisinde, cinselliğin reklamcılık ve pornoda, her türlü etkinliğin de kültür olarak adlandırılan şey içerisinde estetik nitelik kazandığı, “her şeyi istila eden medyatik ve reklamcı göstergeleşme tarzını”, kültürün fotokopileştiği nokta diye yorumlar. Bu noktada alışıldık tüm kategoriler, olabildiğince genelleşip, özgüllüklerini yitirmelerine bağlı olarak diğer kategoriler tarafından emilir. “Her şey politik olduğunda artık hiçbir şey politik değildir ve politika sözcüğünün anlamı kalmaz. Her şey cinsel olduğunda artık hiçbir şey cinsel değildir ve cinsellik tüm belirlenimini yitirir. Her şey estetik olduğunda artık güzel ya da çirkin olan bir şey kalmaz ve sanat da yok olur.” Baudrillard’a göre, her ne kadar bir düşüncenin tamamen gerçekleşmesi ve modernlik eğiliminin kusursuzca açığa çıkması olarak yorumlanabilse de, gerçekte vuku bulan şey, söz konusu düşüncenin aşırılığı, kendi sınırlarının ötesine taşmak suretiyle yadsınması ve ortadan kalkması anlamlarına gelecek olan, trans-politik, trans-seksüel ve trans-estetiktir. Bundan dolayı olsa gerek Baudrillard çalışmasının “trans-estetik” başlığını taşıyan bölümünde, dünyanın tüm sanayi makinelerinin estetikleştiğinden ve dünyanın tüm anlamsızlığının estetik yoluyla güzelleştirildiğinden bahseder. Her ne kadar Batı’nın gerçekleştirmiş olduğu en büyük işin dünyanın ticarileştirilmesi olduğu düşünülse de, Baudrillard’a göre, “en büyük iş, dünyanın estetikleşmesi, kozmopolit bir biçimde sahnelenmesi, görüntüye dönüştürülmesi, göstergebilimsel olarak düzenlenmesi olmalıdır.” Sonuç görüntülerin yok edilmesi değil, “görülecek hiçbir şeyin olmadığı” bir görüntü bolluğunun üretilmesidir.

Bu görüntü bolluğunun bilgi felsefelerindeki karşılığı ise, bilgi ve hakikate yönelik klasik değerlendirmelerin, yerini enformasyon kültürü ve teknolojilerine bırakmasında karşılığını bulur. Gerek klasik gerekse modern bilgi ve hakikat telakkilerinde bilgi ve hakikatin insanı, evreni, varlığı ve Tanrı’yı anlama ve yorumlama noktasında kayda değer bir öneminin olmasına karşın, söz konusu “trans” döneminde bilgi enformasyon bilgisi olarak, “asla kendini aşamayacak, aşkınlaştırmayacak ve sonsuza dek kendini düşünmeyecek olmasına karşın, yeryüzüne de değmeyen, hakiki bir dayanağı ve göndermesi olmayan bir bilgidir. Enformasyon dolaşır, döner, kimi zaman tamamen gereksiz olan (ama gereklilik sorusu da sorulamıyor artık) dolaşımını tamamlar ve her sarmalda ya da her devirde daha da artar.” Çağımıza özgü bulantı verici şeyin özünde Baudrillard, hızla çoğalıp, aşırı şişmesine rağmen bir türlü doğurmayı başaramayan bir dünyanın bulantısını bulur. “Bir düşünce doğurmayı başaramayan tüm bu bellekler, arşivler, belgeler; bir olay doğurmayı başaramayan tüm bu planlar, programlar, kararlar; bir savaş doğurmayı başaramayan tüm bu ileri teknoloji ürünü silahlar!” Her ne kadar daha fazla enformasyon ve iletişim yoluyla belirsizliklerin ortadan kaldırılacağına inanılsa da, Baudrillard’a göre, böyle bir strateji belirsizlik ilkesini daha vahim hale getirmekten başka bir şeye yaramamaktadır.

Bütün kategorilerin yapaylık dönemine girdiği çağdaş dünyada, iş, eylemden ziyade işleme; tüketim, mallardan haz almaya değil, bir haz aldırmaya dönüşmüş olup, iletişimin konuşmak değil konuşturmaya, enformasyonun da bilmeye değil bildirmeye işaret ettiği “yaptırmak” yardımcı fiili iş başındadır. “Burada artık istemek değil istetmek, yapmak değil yaptırmak, değerli olmak değil değerli kılmak (genel olarak reklamcılık), bilmek değil bildirmek ve nihayet –hiç de önemsiz değildir– zevk almaktan çok zevk aldırmak önemlidir.” Her şeyin imaj kültürü içerisinde görünüş ve görüntüye indirgendiği çağdaş dünyada, düşüncenin kendisinden ziyade düşüncenin gösterisi ön plana çıkmıştır. Benzer bir biçimde Baudrillard, yapay akıl insanları olarak adlandırdığı insanların, kendi zihin alanlarından bilgisayarları karşısında oturmak suretiyle geçtiklerini düşünür. “Sanal insan, ekran aracılığıyla sevişir, derslerini de telekonferansla yapar. O bir hareket özürlüsü haline gelmiştir, kuşkusuz zihinsel olarak da özürlüdür.” Bu ise insanın işlemsel hale gelmesinin bedelinden başka bir şey değildir.

Önceki İçerikTıbb-ı Nebevî’nin Modern Tıbba Etkileri
Sonraki İçerikDoğumunun 115, Vefatının 37. Yılında Necip Fazıl Kısakürek
Kasım KÜÇÜKALP
16.08.1974 yılında Erzurum’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Bursa’da tamamladı. 1999 yılında DEÜ İlahiyat Fakültesinden mezun oldu. 2000 yılında ise BUÜ İlahiyat Fakültesinde hem yüksek lisans programına hem de araştırma görevlisi olarak fakültedeki görevine başladı. Felsefe Tarihi Bilim Dalında Yüksek Lisans çalışması olarak “Nietzsche’nin Postmodernizme Felsefe Bakımından Etkileri” başlıklı çalışmasını Prof. Dr. Ahmet Cevizci danışmanlığında 2002 yılında tamamladı. Doktorada aynı danışman hocanın rehberliğinde “Batı Felsefesinin Dekonstrüksiyonuna Yönelik İki Yaklaşım: Heidegger ve Derrida” konulu doktora çalışmasını Şubat 2008 yılında tamamladı. 2011 yılında Sosyal ve Beşeri Bilimler Felsefe alanında Doçent unvanı alan Küçükalp, 2017 yılında ise Çağdaş Felsefede Farklılık Çalışmaları başlıklı ana çalışmasıyla Profesör oldu. Hâlen Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde Felsefe Tarihi Anabilim Dalında öğretim üyesi olarak görev yapan Küçükalp evli ve iki çocuk babasıdır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here