Geçti Ramazan Gelsin Bayram

0

Bir ömre kaç kere baharda ramazan sığar? Bir, iki, hadi bilemedin üç. Daha fazlası? Onu da Allah bilir. Sonunda ecel gelir ve denilir: Miadı doldurdun, ayrılık vakti geldi, yol göründü, yolcu hazır olsun. Hiç hazır oluğumuz yolculuk da değil bu. Ama kaçınılmaz. Nice peygamberler, krallar, ağalar; dimdik başlar, göğe değen ağaçlar, yere kök salmış çınarlar… bu yola çıktı, revan oldu. Hiçbiri de hazır değildi. Sardılar sarmaladılar, koydular bir kutuya, götürdüler bir kuytuya, yatırdılar bir kuyuya. Garibanla sultan aynı mesafede buluştu. Siz üstteki şatafata bakmayın dostlar! Yerin altı her yerde aynı. Başka ne olacaktı yani? Yüce Allah işte böyle, adamı eşitler. Gelişi de eşitti aslında ama kimse dönüp bakmıyor. Kitabın orta yerinde yazıyor da, okumuyor. Kendinde olan işareti etrafındaki onca alameti görmüyor. “Neydiniz, nereden geldiniz? Hele bir bakınız, neden üretildiniz? Çıplak geldiniz, aha da çıplak gidiyorsunuz!”

Ama insan dünyada çıplak olamaz. Doğar doğmaz bir beze hasseten de beyaz olana sararlar. Ömrü beyaz olsun, yüzüne leke konmasın, gözüne ışık, kalbine nur doğsun, önü aydınlık arkası parlak olsun.

Giderken de işte böyle bürürler bir beyaz beze. Gittiği yer de, böyle beyaz olsun, aydınlık bürüsün her yanını, yüzü pırıl pırıl, gözleri ışıl ışıl olsun. Ak pak yaşadı bu dünyada, kötüye yaklaşmadı hayatta, ne uyanık ne uykuda, inşallah yeri güzel ola dar-ı ukbada…

Böyle düşüncelerle başladım bu sabah. Yer aydınlık, gök parlak. Zihnimde düşünceler, önümde kelimler, peş peşe dizildiler, görelim neylediler, neye benzediler.

Efendim, hayatta yaşadıysanız ramazanı baharda iki kere, böyle düşünceler her daim yerleşir insanın belleğine. Söz öze, öz söze yaklaşır, hayaller kısalır, düşler azalır, beden yavaşlar, bir düşüncedir başlar: Nedir bu hal, nereye kadar, nerde karar? Ya iflas gelir yahut zafer. Ne kaldı şurada? Aha da görünür yolun ucu, günün sonu.

Gene de karamsarlık yok. Kula bel bağlanamasa da, Allah’tan da umut kesilmez. Kaygılarımız sonbaharı yaşasa da umutlarımız bahar kadar yeşil; şayet bu dünyayı ettiysen mamur öteye Allah kefil. Ne demiş eskiler? Dağa dayanma yıkılır, insana dayanma ölür. İnsanı dağa benzetmişler işte böyle. Sağken böyle ölünce şöyle: Dağ gibi insandı, o da yıkıldı ve gitti. Dağ da yıkılır, dere de kurur, Arasatta mizan kurulur, defter önüne sürülür, alından boncuk boncuk terler dökülür… Kimseden umut yok Allah’tan gayrı. Zerre miktarı iyilik görürse sevinir, dağ gibi kötülükte yerinir. Değil mi ki imanlı gidilir. Sevaplar katlanır, günahlar yerinde kalır. Ey güzel kardeşim! Eğer güzelliklere yöneldiysen, iyilerin yanında durup kötülerden beriysen, her daim Veren’e bir teşekkür ettiysen, dürüstçe yaşayıp hakkı sevdiysen, öteye alnın açık, yüzün ak gittiysen… Rahmet deryası seni bürür, şefkat dalgaları alır cennet-i alaya götürür.

Anlaşıldı bu sabah bu düşüncelerden kurtulamayacağım. Bir rabıtadır zihnimde kuruldu, kelimeler art arda dizildi; cümleler örüldü, sınırlar çizildi. Yüce Mevla hayra bağlaya ve sonucunu hayır getire, kalan ömrü hayırla bitire, hep iyi insanlara katıp onlarla götüre. Nereye mi? Herkesin iyi, her şeyin güzel, her gönlün hoşnut olacağı yere…

Bir yarıştır sürer gider, kimi kazanır, kimi kaybeder; dünya durmadan döner, kimi noktayı kor, kimi devam eder.

Kimi hayal kurar, rüyada görür; ele bel bağlar ortada kalır, kafada kurar yoldan sapar; kendi söyler kendi dinler, gününü gün eder, sermaye biter, iflas eder; elden gelen elden gider, ötede iflas buradan beter…

Kimi de çabalar, durmaz çalışır, çok da kazansa ölçülü harcar, kenara koyar kendine kalır, geride bırakmaz yanına alır, buradan aldıkları orada katlanır, katlı kârını mahşerde alır…

Hasılı iki gözüm, burada nasıl geçtiyse ömür, orada karşılığını görür.

Ne demiştim?

Evde Ramazan,

Bu da böyle bir zaman,

Aman Allah’ın aman

Bu zaman çok yaman…

Aha, onun da sonuna yaklaştım. Bir de dönüp baktım, bu Ramazanı bir başka yaşamışım, bütün iftarları evde yapmışım, evde kalmışım, evle kaynaşmışım…

Kolay değil, zordur, böyle zamanlar, dört duvar arasına sığdı hayatlar, kudret-i ilahiyi hissettik iliklerimize kadar. Akıl ermez, sırrına erilmez. Çok büyük bir şeye değil, yenildik küçücük bir virüse. Ne gündüz hayale gelirdi ne gece düşe. Gönderdi üstümüze, sığındık evimize, olmayana Yüce Mevla yardım ede!

Meğer evimiz ne kadar önemliymiş. Ev dedimse altta bir mekan, üstte bir tavan, yanda dört duvar değil herhalde. Dizdiğin eşyalar, donattığın odalar, astığın tablolar hiç değil. Ne güzel demiş şair: “Neyleyim köşkü neyleyim sarayı / içinde salınan yâr olmayınca.” Güzel de demiş hani! İçinde çoluk çocuk, torun torba olmayınca boş bir hane, sanki virane.

Bakınca nice köşkler görürsün, boğaza nazır yalılar, ipek döşemeler, atlas perdeler, nadide tablolar, el işi göz nuru halılar… Yoksa üstünde hoplayan zıplayan çocuklar, torunlar… Neyleyim benim olsa bütün dünyalar…

Evet, her Ramazan bizi yokların yoksunların haliyle hallendirirdi. Bu yılki bizi kendimize getirdi. Evin ve ailenin değerini öğretti. Evin direksiz, insanın yalnız ve ailesiz olamayacağını. Direksizliğin göğe, yalnızlığın Allah’a mahsus olduğunu. Her canlının bir yuvası, insanın da ailesi. Yanında bilmek, yakınında hissetmek, seslerini duymak, aynı mekân içinde nefes alıp vermek…

Bana ne ötesi berisi,

Budur işte dünyanın en güzel neşesi.

Evde kılınan namazlar, teravihler iftarlar, gece kalkılan sahurlar, şenlenen mekanlar, aydınlanan duvarlar.

Gönüller bir olunca samanlık seyran,

Doyurur mideyi bir kuru ekmek bir bardak ayran…

Yeter ki, yüzlerde aydınlık, gözlerde ışık, gönüllerde ferahlık, hanede rahatlık olsun. Olmasın aman ne üzüntü ne keder ne bir korku; geride kalmasın kötü bir tortu!

Bu dediğin öyle ha deyince olmaz ki be kuzum! Sağlam bir niyet, sarsılmaz kararlılık üstüne bir de emek gerek. Gönül geniş, el açık, göz tok, mide küçük. Verince şükreden, vermeyince sabreden; olunca bol veren, belalara göğüs geren olmak gerek. Eh, böyle olursa artık korku yok! Burada yıkılsan da ötede dimdik kalkarsın. Yüce Mevla seni korur, alır bir köşke oturtur… Öyleyse gidene üzülme, gelene çok sevinme, yok diye yerinme, var diye övünme, hazırlığını tam eyle, Mevla’dan gayrıya da sakın güvenme!

Dünyadan da nasibini almalı, önünde yiyeceğin, sırtında giyeceğin, varıp sığınacağın bir yerin olmalı. Mal canın yongası, can bedenin asası. Eşin dostun da yanında hem yanı başında, hepsi bir arada olsun be cancağızım! Ama gönlünün bir köşesinde olmayanlara da yer ayırasın. Yetimler, yoksullar aç açıkta kalmasın. Ondandır Yüce Rabbim zekât demiş, sadaka demiş, fitre demiş bu ayda. Sen ver, ben sana daha çok veririm demiş, ya burada ya orada. Bir de söz vermiş: Verdiğin her şey orada katlanır, malın mülkün pastan kirden paklanır, ilahi huzurda aklanır, pınar başlarında köşklerde ağırlanırsın. Ne ağustos sıcağı, ne zemheri ayazı…

Daha ne istersin be kuzum? Geçti Ramazan gelsin bayram… Vesselâm…

24 Ramazan 1441 / 17 Mayıs 2020

Önceki İçerikManevi Arınma Ayı Ramazan
Sonraki İçerikN’eyleyim
Cağfer KARADAŞ
1964 yılında Sivas merkez Kartalca köyünde dünyaya geldi. Kayseri İmam-Hatip Lisesini 1984, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesini 1989 yılında bitirdi. Aynı Üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsünde 1991’de yüksek lisansını, 1997’de doktorasını tamamladı. 1992-1993 yıllarında alanı ile ilgili araştırma yapmak için 8 ay Şam’da bulundu. Türkmenistan Devlet Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde 1999-2000 öğretim yılında ders verdi. 1999’da Yardımcı Doçent, 2004’te Doçent ve 2010 yılında Profesör unvanını aldı. 2012-2015 yılları arasında Abant İzzet Baysal Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı olarak görev yaptı. 2015 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu üyeliğine atandı. Hâlen Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kelam Anabilim Dalında öğretim üyeliği görevini sürdürmekte.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here