Manevi Arınma Ayı Ramazan

0

إِنَّ هَـذَا الْقُرْآنَ يِهْدِي لِلَّتِي هِيَ أَقْوَمُ وَيُبَشِّرُ الْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحَاتِ أَنَّ لَهُمْ أَجْراً كَبِيراً

“Gerçekten bu Kur’an en doğru olan yola götürür ve iyi işler yapan mü’minler için büyük bir mükâfat olduğunu ve ahirete inanmayanlar için elem dolu bir azap hazırladığımızı müjdeler.” (İsra, 17/9).

İslam öncesi Arabistan’da hayat şartları ve geçim zorluğu sebebiyle Araplar arasındaki öncelikli irtibat şekli düşmanlıktı. Buna göre aralarında herhangi bir anlaşma bulunmayan iki Arap kabilesi tabiî olarak birbirlerine düşman kabul edilmiştir. Dolayısıyla kabile savaşları İslam öncesi Arabistan toplumunda rutin hale gelmişti. Öyle ki, Arap cahiliye hayatında en önemli sosyal hadiseler olarak Eyyâmü’l-Arab adı verilen kabile savaşları kabul edilir. Savaş halinin devamlı olduğu bu şartlarda Araplar, hac ve ticaret gibi zorunlu faaliyetlerini îfâ edebilmek için güvenli zaman dilimlerine ihtiyaç duymuşlardır ki, onlara bu imkânı İbrahim (a.s.) zamanında tespit edilmiş olan Zilkâde, Zilhicce, Muharrem Receb gibi savaşın yasak kabul edildiği haram aylar sağlamıştır. Nitekim Araplar Hac vazifesini de bu dönemde gerçekleştiriyorlar; savaşsız geçen bu dönemde Arap kabileleri her taraftan Mekke’ye geliyorlar, buralarda birkaç gün konaklıyor, ihtiyaçlarını gideriyor, mallarını takas ediyor, gece sohbeti ve eğlenceler tertip ediyorlar, daha sonra da güvenlik içinde yurtlarına dönüyorlardı (Bakara, 2/197-198). Bu sebeple cahiliye dönemi Arapları adı geçen ayları en mübarek, muteber ve makbul aylar olarak kabul ediyorlardı.

İslâm dini de yukarıda zikri geçen haram ayları tanıdı ve kutsal saydı. Bu aylarda her türlü şiddet hareketini yasakladı. Ayrıca Müslümanlar için hac ibadeti yine bu dönemde farz kılındı. İslâm’ın gelmesiyle birlikte Araplar arasındaki aylar konusundaki en büyük farklılık Ramazan ayında kendini gösterdi. Zira Ramazan ayı İslâm öncesi geçmişle mukayese edildiğinde, ayların en üstünü ve muteberi haline geldi. Öyle ki Müslüman toplumlar arasında zamanla bu ay on bir ayın sultanı olarak ilan edildi. İslâmî dönemde Ramazan’ın diğer ayların fevkinde görülmesinin en bariz özelliği bin aydan daha faziletli olan Kadir Gecesi’nin bu ayda mevcut olmasıdır. Kadir Gecesi’ni bin aydan daha faziletli hale getiren özellik ise insanlığın son hidayet rehberi olan Kur’an-ı Kerim’in bu gecede yeryüzü semasına inmeye başlamasıdır. Dolayısıyla fazilet açısından Ramazan ayını diğer ayların önüne geçiren en mühim hususiyet, Allah’ın bütün insanlık için son mesajı ve nuru olan Kur’an’ın bu ayda inmiş olmasıdır. Bununla birlikte Ramazan için bu fazilete İslâm dininin beş temel esasından olan oruç ibadetinin bu ayda yerine getiriliyor olmasını da ilave etmemiz gerekir.

Ramazan ayı gerek Müslüman fert, gerekse Müslüman toplumların hayatında büyük etkiler bırakan müstesna bir zaman dilimini temsil eder. Gerçekten de bu ay geldiğinde, insanların gönüllerinde ve sosyal hayatlarında bir heyecan ve yenilenme, toplumların manevî dünyalarında bir canlanma, neticede de bir olgunlaşma işaretlerine şahit olunur. Öyle ki oruç ibadetinin de etkisiyle bütün Müslüman toplumlar üzerine adeta bir melekût sükûneti hâkim olur. İnananların hal, söz ve davranışlarında müspet anlamda muazzam gelişmeler meydana gelir.

İnsanlığın son rehberi ve önderi Hz. Peygamber (s.a.v.) insanı ve Müslüman toplumları pek çok cihetten etkileyen Ramazan ayına hususi olarak hazırlanır, sahâbesine de aynı hususta hazırlık yapmalarını tavsiye ederdi. Nitekim bir Ramazan arefesinde Medine mescidinde ashabına hitabette şu minvalde bir konuşma yapmıştır ki, burada dile getirilen ifadeler, Ramazan’ın Müslüman üzerindeki olumlu etkilerini en güzel bir şekilde ortaya koyar:

“Ey insanlar, Mübarek bir ayın gölgesi üzerinize düştü. Bu ayın içinde bin aydan daha hayırlı Kadir Gecesi vardır. Orucu farz, kıyamı (teravihi) sünnettir. Bu ayda yapılan nafile bir ibadet, farz bir ibadete; farz bir ibadet ise onun yetmiş katı sevaba denktir. Ramazan, karşılığı cennet olan sabır ve ihsan ayıdır. Öyle ki Müminlerin rızkı Ramazan’da çoğalır. Bir oruçlu, orucunu açtığı esnada günahları Allah tarafından bağışlanır. Bir hurma ve bir avuç su ile iftar açtırana da Allah aynı sevabı verir. Ramazan, evveli rahmet, ortası mağfiret ve sonu cehennem ateşinden kurtulma ayıdır. Kim bu ayda işçisinin işini hafifletirse, Allah onu bağışlar ve cehennem ateşinden azat eder. Ey insanlar! Ramazan ayında dört şeyi çok yapın. Bunlardan ikisi ile Rabbinizi razı edersiniz. Diğer ikisine ise sizin ihtiyacınız var. Rabbinizi razı edeceğiniz şeyler; kelime-i şahadet ve tevbe-i istiğfardır. Sizin muhtaç olduğunuz iki şey ise, Allah’tan cenneti ister, cehennemden O’na sığınırsınız. Kim oruç tutan bir mümine su ikram ederse, Allah da onu benim Kevser havuzumdan içirir. Bu havuzdan içen cennete girinceye kadar bir daha susamaz.” (İbn Huzeyme, Sahih, (Thk. M. M. A’zamî), III, 191-192).  Allah Rasûlü (s.a.v.) yukarıdaki konuşmasında ifade ettiği hususların tamamını Ramazan’da bizzat yaşamıştır. Nitekim O’nun hutbesinde dile getirdiği hususlar daha ziyade Müslümanın Kur’an ile ilişkisini ortaya koymaktadır.

Allah Rasûlü (s.a.v.) her şeyden önce içinde nâzil olmaya başlaması sebebiyle bu ayı Kur’ân ayı olarak kabul etmiştir. Dolayısıyla bir taraftan gündüz saatlerinde sahabeyle birlikte Kur’ân okur; diğer taraftan da gece saatlerinde Cebrail ile kendisine o zamana kadar nâzil olmuş âyetleri mukabele ederdi. Müslümanlar bu mukabele geleneğini Ramazan ayında günümüze kadar devam ettirmektedirler.

Bir başkasının Kur’ân-ı Kerîm’i okuyuşunu takip etmek ve bu suretle hatim indirme anlamında kıraat terimi demek olan Mukabele, Sözlükte “iki şeyi birbiriyle karşılaştırmak” anlamına gelen mukabele, üç aylarda ve bilhassa Ramazan aylarında cami, mescid ve evlerde daha çok sabah, öğle, ikindi namazları öncesinde hâfızlar tarafından okunan Kur’an’ı takip etmek suretiyle hatim indirme geleneğine ad olmuş ve zamanla hâfızların bu okuyuşları için de aynı terim kullanılmıştır. Bu gelenek, Cebrâil’in Ramazan aylarında her gece Hz. Peygamber’e (s.a.v.) gelerek o ana kadar nâzil olan âyet ve sûreleri karşılıklı okuyup kontrol etmelerine dayanır. Kur’ân’ın Ramazan ayında nâzil olmaya başlaması, bu ayda yapılan amellerin diğer zamanlara göre daha faziletli kabul edilmesi de bu geleneğin yaygınlaşmasında etkili olmuştur. Rasûl-i Ekrem’in (s.a.v.) vefatından önceki son Ramazan’da mukabele iki defa gerçekleşmiştir (Buhârî, “Bedü’l-vahy”,5,“Bedu’l-halk”, 6,“İstizân”, 43; Müslim,“Fezâilü’s-Sahâbe”, 98, 99), buna “arza-i ahîre” denir (İbn Sa‘d, II, 195).

Kur’ân’ı güzel okuyan birinden dinleme ve yanlışsız hatmetmekle ilgili bazı nasslar vardır. Hz. Peygamber (s.a.v.)  ashabın içinde güzel Kur’an okuyanları dinlerdi. Bir hadiste, Allah’ın evlerinden birinde O’nun kitabını okuyan ve müzakere eden cemaati rahmetin kaplayacağı, onları meleklerin kuşatacağı ve Allah Teâlâ’nın o mecliste yer alanları kendi nezdinde bulunanlara bildireceği kaydedilir (Müslim, “Zikir”, 38; Ebû Dâvûd, “Vitir”, 14; Tirmizî, “Kırâât”, 12). “Allah’ın Evleri”nden genellikle mescidler anlaşılırsa da bu işin yapıldığı mektep, medrese ve meskenler de buna dâhil edilmiştir. İslâm ülkelerinde saraylarda da mukabele okuyan hâfızlar bulundurulmuştur. İbn Hallikân, Hârûnürreşîd’in hanımı Zübeyde’nin Kur’an’ı ezberleyen 100 kadar câriyesinin olduğundan ve sarayında onları dinlediğinden söz eder. Aynı şekilde İstanbul’da Topkapı Sarayı Müzesi Hırka-i Saâdet Dairesi’nde günün hemen her saatinde mukabele okuma geleneği günümüzde de sürdürülmektedir.

Bugün İslâm dünyasında yaşatılan mukabele geleneğinde esasta bir değişiklik yoktur. Makedonya gibi bazı Balkan ülkelerinde mukabeleye üç aylar girince başlanmakta, Recep, Şâban ve Ramazan aylarında hatim indirilmektedir. Eski İstanbul Ramazanlarında camilerde mukabele okumaya Ramazan’dan on beş gün önce başlanır, hatim duası Kadir Gecesi öncesi ikindi namazında yapılırdı. Osmanlılar döneminde namazlardan önce birer cüz mukabele okumakla görevli olan ve kendilerine “cüzhan” denilen cami görevlileri vardı. Ayrıca bazı büyük konaklarda güzel sesli imam ve müezzinler görevlendirilir ve sahurdan sonra mukabele okunurdu.  İstanbul’da Eyüp Sultan Camii ve Türbesi’nde okunan hatimlerin ayrı bir fazileti olduğu kabul edilir, Uzun Çarşı esnafı her yıl Ramazan’da Eyüp Sultan Camii’nde mukabele okuturdu.

Günümüzde Türkler arasında Ramazan mukabeleleri genellikle Ramazan’ın ilk günü başlar ve arefe günü tamamlanarak duası yapılır. Duanın Kadir Gecesi’nde yapıldığı da olur. Bilhassa kış gecelerinde imsaktan hemen sonra camiye gidenler sabah namazından önce okunan mukabeleye katılmaktadır. Benzer şekilde Ramazan için özel dinî yayınlar hazırlayan bazı radyo ve televizyonlarda da mukabele daha çok bu vakitte okunmaktadır. İstanbul’da bilhassa Selâtin Camileri’nde Ramazan günlerinde tanınmış hâfızlar, günümüzde de mukabele okumaktadır. Ayrıca hanımların evlerde bir araya gelip mukabele dinleme geleneği de yaygındır. Bu meclislerde bir hâfızın okuduğu mukabele takip edildiği gibi bir hâfızın kayda alınmış kıraatini dinleme de giderek yaygınlık kazanmaktadır. Mukabelede her cüz bir kişi veya birden çok hâfız tarafından okunabilmektedir.

Burada şu hususa dikkat çekmek gerekir ki; Ramazan aylarında sadece hatm-i şerifler okumak suretiyle Kur’ân’dan gerçek anlamıyla istifade etmiş olunamaz. Kur’ân’ın bize ne demek istediğini anlamaya çalışmak, tabiî ki asıl hedef olarak Kur’ân’ın bizden istediği şekilde yaşamaya çalışmak hususunda gayret göstermemiz de gerekir.

Unutmamak gerekir ki Kur’ân’ı-Kerîm Yüce Allah tarafından Peygamberimiz Hz. Muhammed’e (s.a.v.) gönderilen son ilahi kitaptır. Yüce kitabımızın muhatabı bütün insanlardır, gayesi de insanlığın dünya ve ahiret mutluluğunu sağlamaktır. Bu gayeye ulaşabilmemiz için, Kur’ân’ı okumamız, anlamamız, emir ve yasaklarına uymamız gerekir. Kur’ânı okumaktan maksat onu anlamak, onu anlamaktan maksat da ona uymak, ahkâmı ile amel etmek, gösterdiği yoldan yürümek, hâsılı Kur’ân’ı yaşamaktır.

Bitmez tükenmez bir ilim, hikmet ve saadet kaynağı olan Kur’ân, nuru ile âlemleri aydınlatan, ruhlara şifa veren, insanların güçlü bir vicdana, sağlam bir imana sahip olmasına vesile olan, akılları ve gönülleri aydınlatan yüce bir kitaptır. Bu itibarla hayatın manasını anlamamız, iyi bir mü’min olmamız, hayatın çilelerini ve sıkıntılarını göğüsleyebilmemiz için Kur’ân’a yönelmemiz ve ondan öğüt almamız gerekir. İnsanlık ne zaman Kur’ân’a yönelmiş, onu rehber edinmiş ise, kişi ve toplum olarak huzura kavuşmuş, ileri medeniyetlere sahip olmuştur.

Mü’minler olarak Kur’ân’ın ilahi mesajına kulak verelim, onu okuyalım, anlayalım ve en önemlisi de yaşayalım. Allah’ın rahmetine, dünya ve ahiret saadetine kavuşmanın yolunun Kur’ân’ı anlamak ve yaşamakla mümkün olacağını bilelim. Kur’an’ın anlaşılması ve yaşanmasının önemi bizzat Kur’an’da şu şekilde dile getirilir:

وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْآنِ مَا هُوَ شِفَاء وَرَحْمَةٌ لِّلْمُؤْمِنِينَ وَلاَ يَزِيدُ الظَّالِمِينَ إَلاَّ خَسَاراً

“Biz Kur’ân’dan, mü’minler için şifa ve rahmet olacak şeyler indiriyoruz. Zalimlerin ise Kur’ân, ancak zararını artırır.” (İsra, 17/82).

Kur’ân’ın okunması, anlaşılması ve hayata tatbik edilmesi hususunda Hz. Peygamber’in (s.a.v.) tavsiyeleri vardır: İmam Mâlik’e ulaştığına göre, Hz. Peygamber şunu söylemiştir: “Size iki şey bırakıyorum. Bunlara uyduğunuz müddetçe asla sapıtmayacaksınız: Allah’ın Kitab’ı ve Rasûlünün sünneti.” (Muvatta, Kader, 46, II, 899).

Hz. Ali anlatıyor: “Resûlullah buyurdular ki: “Kim Kur’ân’ı okur, ezberler, helâl kıldığı şeyi helâl kabul eder, haram kıldığı şeyi de haram kabûl ederse Allah, o kimseyi cennete koyar. Ayrıca hepsine cehennem şart olmuş bulunan âilesinden on kişiye şefaatçi kılınır.” (Tirmizi, Sünen, Fezailul’Kur’an, 46, V, 171).

Nevvâs İbn Sem’an Allah Rasûlü’nden (s.a.v.) şöyle bir rivayet aktarıyor: “Kıyâmet günü Kur’ân-ı Kerîm ve ona dünyada iken sahip çıkıp onunla amel edenler getirilirler. Bu gelişte, Bakara ve Âl-i İmrân sûreleri Kur’ân-ı Kerîm’in önünde yer alırlar.”  Resûlullah bir iki sure için üç teşbihte bulundu ki, bir daha onları unutmadım. Şöyle demişti: “Onlar sanki iki bulut veya aralarında nur ve aydınlık olan iki siyah gölgelik veya sahiplerini müdafaa vaziyeti almış saflar halinde iki kuş sürüsü gibidirler.”(Tirmizi, Sünen, Fezailul’Kur’an, 46, V, 160).

Ramazan şüphesiz Kur’an ayı olmasının yanında ibadet yönünden yoğun bir zamana da tekabül eder. Zira bu ayda yapılan ibadetler içinde diğer günlere kıyasla Kur’an okunmaya daha çok zaman ayrılmaktadır. Dolayısıyla bu ibadetler esnasında da Müslümanlar Kur’ân ile hemhal olmaktadırlar. Bunlar Teravih namazı ve itikâftır.

Ramazan denildiğinde bazıları için direkler arasındaki gece eğlenceleri akla gelir. Günümüzde de benzer şekilde Ramazan geceleri adeta eğlence faaliyetlerine sahne olmakta, dolayısıyla bu eğlence meclisleriyle oruç tutanların bir kısmı camiden ve tabiatıyla teravihten alıkonulmaktadır. Ancak unutulmamalıdır ki Ramazan’ın geceleri ancak teravih ile ihya edildiğinde Ramazan gecesi olur. Zira Ramazan ayı aynı zamanda bu aya has kılınan Teravih namazıyla bir anlam kazanır. Öyle ki Allah Rasûlü (s.a.v.) bu ayda teravihi asla ihmal etmemiştir. O ilk üç gün bunu sahabeyle birlikte cemaatle kılmış; daha sonra ümmetine farz olacağı endişesiyle evinde yalnız kılmaya devam etmiştir. Bu namaz Halife Hz. Ömer dönemine kadar da çoğunlukla münferit kılınmıştır. Ancak O, halife olduğu zaman görevlendirdiği şehir öğretmenlerine, halka teravihi cemaatle kılmalarını emretmiş, böylece O’nun başlattığı teravih uygulaması günümüze kadar ulaşmıştır.

Ramazan ayı, yine bu aya mahsus olan itikâf ibadeti ile de ayrı bir hususiyet kazanır. Ancak zamanla bu ibadet Müslümanların neredeyse terk ettiği ve adeta ehemmiyeti unutulan bir sünnet haline gelmiştir. Halbuki Hz. Peygamber (s.a.v.) her Ramazan’da bir defa itikâfa girerdi. Bu hususta Hz. Âişe’den gelen rivayette şöyle buyrulur: “Rasûlullah (s.a.v.) vefat edinceye kadar Ramazan’ın son on gününde itikâfa girer ve derdi ki: “Kadir Gecesi’ni Ramazan’ın son on gününde arayın.” (Buhârî, Fadlu Leyletü’l-Kadr 3, İtikâf 1,14; Müslim, İtikaf 5). Aynı konuda Ebu Saîd’den gelen rivayet ise şöyledir: “Biz Hz. Peygamber (s.a.v.) ile birlikte Ramazan’ın orta on gününde itikâfa girdik, yirminci günün sabahı olunca eşyalarımızı (evlerimize) taşıdık. Rasûlullah (s.a.v.) bir hutbe irad etti ve sonra şunu söyledi: “İtikâfa girmiş olanlar, itikâf mahallerine dönsünler. Zira bu gece bana Kadir Gecesi’nin hangi gece olduğu gösterilmişti, sonra unutturuldu. Siz, son on günde ve tek gecelerde arayın. Ayrıca bu gece kendimi su ve çamur içinde secde eder gördüm. Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) itikâf mahalline dönünce, o günün sonuna doğru hava bozdu. Mescid o sıralarda (üzeri dallarla örtülmüş) çardak şeklindeydi. Hz. Peygamber’in (s.a.v.) burnu ve burun yumuşağı üzerine su ve çamur bulaşığını gördüm. Bu gece 21. gece idi.” (Buhârî, Fadlu Leylet’l-Kadr 2, 3, İtikaf 1, 9, 13; Müslim, Sıyâm 213). Ebu Hüreyre’den gelen rivayette ise bu konuda şöyle bildirilir: “Hz. Peygamber (s.a.v.) her Ramazan’da on gün i’tikafa girerdi. Vefat ettiği yılda ise yirmi gün i’tikafa girdi.” (Buhârî, İ’tikaf 17; Ebu Dâvud, Savm 78, (2466). İbn Mâce, Sıyâm 58).

Sonuç olarak, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) Ramazan ayını manevî anlamda bir arınma ve temizlenme ayı olarak gördüğünü ve bir taraftan kendisini arındırmaya gayret ederken, diğer taraftan da çevresini buna göre şekillendirmeye çalıştığını ifade etmemiz gerekir. Müslümanlara düşen de bu hususta Allah Rasûlü’nü (s.a.v.) kendilerine örnek almak olmalıdır.

Önceki İçerikMümin Olmanın Fırsat Ve Nimetleri
Sonraki İçerikGeçti Ramazan Gelsin Bayram
Âdem APAK
1970 yılında Bursa’da doğdu. 1988’de Bursa İmam-Hatip Lisesi’nden, 1992’de Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun oldu. Bir yıl sonra İslâm Tarihi ve Sanatları Anabilim Dalı’na araştırma görevlisi olarak atandı. 1995 yılında “Hz. Osman Dönemi Emevî İdarecileri” isimli tez ile yüksek lisansını tamamladı. 1999 yılında “Amr b. el-Âs (Hayatı-Şahsiyeti-Devlet Adamlığı)” konulu araştırmasıyla doktor oldu. 2001–2002 ve 2004–2005 öğretim yıllarında Türkmenistan Mahdumkulu Devlet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde öğretim üyeliği görevinde bulundu. Mayıs 2005’te doçent unvanı aldı. 2007–2008 eğitim-öğretim döneminde Şam’da alanıyla ilgili araştırmalar yaptı. 2011 yalında profesör oldu. Hâlen Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde öğretim üyeliği görevini sürdürmektedir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here