Özgürlük Arayışındaki Modern İnsan ve Ateizmin Ona Sunduğu Avuntu

0

Evreni yaratan ve idare eden bir Tanrı’nın varlığına karşı çıkan ateizmin savunulmasında sıkça başvurulan delillerin başında, insanın özgür bir varlık olduğu gerçeğinden yola çıkan ve Tanrı’nın varlığını kabul etmenin bu gerçekle çeliştiği iddiası üzerine kurulmaya çalışılan özgürlükçü teoriler gelmektedir. Modern çağın ateist düşünürlerinden Friedrich Nietzsche (1844-1900) ve varoluşçu felsefenin ateist kanadına mensup Jean Paul Sartre (1905-1980), Albert Camus (1913-1960) gibi filozoflara göre, insan özgür, daha da ileri özgür olmaya mahkûm bir varlıktır. Akıl sahibi her insan düşünce ve davranışlarında tam anlamıyla özgür olduğunu sürekli olarak tecrübe etmektedir. İnsanın başka bir varlık tarafından tasarlanıp yaratıldığını ve aynı varlığın koyduğu birtakım emir ve yasaklarla sınırlandığını kabul etmek onun özgür bir varlık olduğu gerçeğiyle bağdaştırılması mümkün olmayan bir durumdur. Bu nedenle, eğer insan özgürse ve bu gerçeğe bağlı kalınmak isteniyorsa, Tanrı’nın varlığı reddedilmelidir[1].

Sartre ve Camus gibi ateist varoluşçuların Tanrı’nın varlığı ile ilgili yazılarında kullandıkları üslubun oldukça alaycı olduğu bilinen bir husustur[2]. Bu düşünürlere göre, Tanrı’nın varlığı ya da yokluğu konusunda akla dayalı birtakım çıkarımların arayışına girmek zaman israfından başka bir şey değildir. Çünkü Tanrı’nın varlığı ya da yokluğu konusunda insanın vereceği karar tamamıyla onun özgür seçiminin sonucu olacaktır ve bu seçim de her türlü akıl yürütmeden bütünüyle bağımsızdır.

Her felsefe araştırmacısının bildiği gibi, varoluşçu felsefenin üzerine kurulduğu temel, ‘varoluşun (existence) özden (essence) önce geldiği’ ilkesidir. Bu ilkeye göre, insanın varoluşunu etkileyen ya da belirleyen bir özden söz edilemez. Eğer insanın bir özü varsa, bu öz zaten var olan insanın her türlü etkiden uzak özgür seçimleriyle kendisinin gerçekleştirdiği bir şey olabilir. Başka bir ifadeyle insan söz konusu olduğunda, öz varoluştan sonra ve onun ürünü olarak karşımıza çıkmaktadır.

Böyle bir durumda, insanı yaratan ve ona varlık veren bir Tanrı’nın varlığından söz etmeye pek imkân kalmayacağı açıktır. Çünkü insanı yaratan bir Tanrı’nın varlığını kabul etmek, aynı zamanda, insanın varlık kazanmadan önce Tanrı tarafından tasarlandığını, dolayısıyla da onun özünün varoluşundan önce şekillenmiş olduğunu kabul etmek anlamına gelecektir. İnsanın özünün varoluşundan önce geldiği kabul edildiği takdirde de onun bu öze göre varlığını sürdüreceği ve herhangi bir özgürlüğe sahip olamayacağı kabul edilebilir tek seçenek hâlini alacaktır.

Bütün bu nedenlerden dolayı, varoluşçu felsefenin ateist düşünürlerine göre, insanın özgür bir varlık olduğu gerçeğine bağlı kalınmak isteniyorsa, bu gerçekle uzlaştırılması mümkün olmayan Tanrı’nın varlığı iddiasının kesin bir şekilde reddedilmesi gerekir. Çünkü eğer yaratıcı varsa insan var olmadan önce onun özü de var demektir. Daha açık bir ifadeyle, Tanrı varsa, insanın kendi özünü gerçekleştirmede kullanacağı özgürlük yok demektir. Şu halde, insanın özgürlüğünden söz edebilmek için her şeye gücü yeten sonsuz bir varlık olan Tanrı’nın mevcut olmaması gerekir[3].

Görüldüğü gibi, özgürlükçü teoriler insanın özgür bir varlık olduğu ilkesinden yola çıkmakta ve insanı yaratan, ona birtakım emir ve yasaklar bildiren Tanrı’nın varlığını kabul etmenin bu ilkeyle çeliştiğini öne sürerek Tanrı’nın varlığını reddetmeye, adeta O’na başkaldırmaya bir çağrıda bulunmaktadır. İnsanın özgürlüğü korunacaksa, Tanrı’nın varlığı ile birlikte O’nun bildirdiği iddia edilen dini, ahlâki bütün değerler de kökten reddedilmelidir. Bu akıl yürütmenin şu önermelerden oluştuğunu söylemek mümkündür:

-İnsanın özgür bir varlık olduğu reddedilemez bir gerçektir.

-Yaratıcı ve insanı emir ve yasaklarla sınırlandıran bir Tanrı’nın varlığını kabul etmek bu gerçekle açıkça çelişmektedir.

-O halde, insan özgür bir varlıksa ve öyle kalacaksa, Tanrı var olmamalıdır.

Dikkatli bir gözle bakıldığında, özgürlükçü teorilerin Tanrı’nın yokluğunu kanıtlamak için ortaya koyduğu çabanın arzu edilen sonuca ulaşma noktasında önemli güçlüklerle karşı karşıya bulunduğu açıkça ortadadır. Her şeyden önce, Tanrı’nın varlığını kabul etmenin insanın özgür bir varlık olduğu gerçeğiyle çeliştiğini ve insanın özünün bizatihi var olan insanın kendi özgür seçimleriyle oluşturulduğunu ileri sürmek, tutarlı bir şekilde savunulması mümkün olmayan iddia olarak görünmektedir.

Çünkü önce insanın varoluşunun geldiğini ve özün hâlihazırda mevcut olan bir varlığın özgür seçimleriyle oluşturulduğunu iddia etmek, aynı zamanda, sözü edilen varlığın kendi özünü gerçekleştirmeye yetecek düzenli seçimlerde bulunma noktasında ihtiyaç duyacağı niteliklere ve donanıma sahip olduğunu da kabul etmeyi beraberinde getirecektir. Aksi takdirde, evrende var olanların en mükemmeli ve rasyonel yetilere sahip bir varlık olan insanın özünün oluşturulmasını gelişigüzel ortaya çıkan kaotik seçimlerden beklemek gerekecektir.

Ayrıca, burada önemle işaret etmek gerekir ki, Tanrı yoksa O’nun koyduğu kurallar da olmayacaktır; yine, en azından insanın varlığıyla birlikte bir özü yoksa bu özün bir parçası olan insan aklının ulaştığı bilgiler de olmayacaktır. Böyle bir durumda, sadece var olduğu söylenen insanın neyi nereden seçeceği de cevaplandırılmayı bekleyen bir soru olarak karşımızda durmaktadır.

Eğer bir varlığın kendi rasyonel özünü oluşturmaya yetecek seçimlerde bulunabileceği kabul ediliyorsa, aynı varlığın seçimlerinden önce sahip olduğu söylenen varlığının (existence) yanında bir özünün de bulunduğunu kabul etmek kaçınılmaz bir zorunluluktur. Bu durumda, insanın varoluşunun önce geldiği ve özün bu varlık tarafından oluşturulduğu iddiasının kabul edilebilir temellerden yoksun bir iddia olarak kalmaya mahkûm olduğunu söylemek, sanırız yanlış olmayacaktır.

Diğer yandan, insan özgürlüğünü koruma adına Tanrı’nın varlığına karşı çıkan özgürlükçü teorilerin görmezden gelinemeyecek ciddi bir mantık hatası içinde olduklarını da belirtmekte yarar vardır. Hatırlanacağı gibi, özgürlükçü teoriler ‘insan özgür olacaksa Tanrı var olmamalıdır’ şeklindeki değer bildiren normatif bir önermeyi öncül yerine kullanarak ‘o halde Tanrı yoktur’ şeklinde bir sonuç önermesine ulaşmaya çalışmakta, ‘malıdır’dan ‘dır’a geçmektedirler.

Açıktır ki, burada sonuç yerinde kullanılan önerme ontolojik bir önermedir. Hâlbuki Mantık bilimi bize öncül önermelerden hareket ederek bir sonuç önermesine ulaşmak istiyorsak, sonuç önermesinin öncül önermelerle aynı türden olması gerektiğini söylemektedir. ‘Malı’ ya da ‘meli’ şeklinde değer bildiren bir gereklilik önermesinden ontolojik bir önermeyi sonuç olarak çıkarma noktasında mantık biliminin uyarılarını dikkate almamakta ısrar edecek olursak, kabul etmek zorundayız ki, ulaştığımız sonucun doğruluğunu savunmak için herhangi bir geçerli dayanağımız olamaz.

Özgürlükçü teorilere yöneltilebilecek başka bir eleştiri daha bulunmaktadır ki, o da, sözü edilen teorilerin Tanrı’nın varlığını reddederken, kendilerine çıkış noktası olarak seçtikleri insan özgürlüğünü bütünüyle ortadan kaldırma tehlikesini içlerinde barındırıyor olmalarıdır. İnsanın özgür seçimlerde bulunabilmesi için hangi seçiminin ya da davranışının hangi sonuçları doğuracağını bilmeye ihtiyaç duyacağı, bunun için de düzenli ve kanunlu işleyişe sahip bir ortamın gerekli olduğu açıktır. Ezeli-ebedi ve sonsuz bilgisiyle evrenin düzeninin teminatı olan Tanrı’nın varlığı reddedildiği takdirde, insan özgürlüğü için gerekli olan uygun ortamı hiçlikten çıkarmak gerekecektir ki, böyle bir şeyin imkânsızlığı ortadadır.

Düzenlilik ve kanunluluğun olmadığı yerde ancak bir kaostan bahsedilebilir. Kaosun hâkim olduğu bir ortamda hangi varlığın hangi varlığı, hangi olayın hangi olayı izlediğini tespit etmek mümkün olmayacaktır. Özgürlükçü teoriler Tanrı’nın varlığını reddederken, aynı zamanda, evrende var olan düzenlilik ve kanunluluğun varlığını da reddetmiş olmaktadırlar. Karmaşık bir akışa sahip ortamda insanın kendi özünü ve değerlerini gerçekleştirecek uygun seçimlerde bulunması elbette söz konusu olamaz.

Öyle anlaşılıyor ki, özgürlükçü teoriler Tanrı’nın ve insan için belirlenmiş bir özün varlığını reddederken, insanın hiçbir kanunla kayıtlı olmadığı, herhangi bir sorumluluğunun bulunmadığı mutlak özgürlüğü amaçlamaktadır. Ne var ki, Tanrı’nın varlığıyla birlikte insan davranışlarını düzenlemek için belirlenmiş olan buyrukların mevcudiyetini reddetmek, insanı özgürleştirmek şöyle dursun, aksine onu kendi içgüdülerinin ve arzularının yönetimine bırakacaktır. Tanınmış ateist filozoflardan Fyodor Dostoyevski’nin (1821-1881) eserlerinde sıkça karşılaştığımız bir ifade olan ‘Tanrı yoksa her şey meşru ve mübahtır’[4] sözü burada kastettiğimiz tehlikeyi açıkça haber vermektedir.

Her şeyin meşru ve mübah görüldüğü bir ortamda, kendisini sınırlandıran herhangi bir kanunun varlığını kabul etmeyen insan yalnızca içgüdü ve arzularını doyurmanın peşine düşecek, bu doğrultuda başka insanların haklarını çiğnemekten de çekinmeyecektir. Böyle bir durumda her insanın kendisinden daha güçlü diğer insanlar için hakları fütursuzca çiğnenebilecek bir av olması kaçınılmazdır.

 Sonuç olarak eğer Tanrı ve O’nun evrene koyduğu kanunluluk varsa, bu durum özgürlüğü ortadan kaldırmak ya da sınırlandırmaktan çok onu koruyacak ve genişletecektir; kanunluluğun olmadığı yerde özgürlük de yoktur. İnsanları her istediğini yapmaktan alıkoyacak bir otorite ve kanunluluğun varlığı kabul edilmediği takdirde, yine ateist filozoflardan Thomas Hobbes’un (1588-1679) itiraf ettiği gibi[5], insan insanın kurdu olacak, dolayısıyla insan hayatı da ‘herkesin herkesle savaşı (the war of all against all)’ hâlini alacaktır. Böyle bir ortamda insanın özgürlüğünü yaşayabileceğini beklemek ne ölçüde mümkündür?

 

Kaynakça

[1] Thody, P.,  Jean-Paul Sartre, Hamish Hamilton, London 1964, s. 47 vd.; Solomon, R., From Rationalism to Existentialism: The Existentialists and Their Nineteenth Century Backgrounds, Rowman and Littlefield, England 2001, s. 233 vd.; ayrıca, Nietzsche ateizminin dayandığı ontoloji hakkında geniş bilgi için bkz. Aydın, H., Metafizikçi Olarak Nietzsche, Uludağ Ü. Yayınları, Uludağ Ü. Basımevi, Bursa 1984, s. 16 vd.; yine, Sartre ateizmi ve onun içerdiği güçlükler hakkında doyurucu bilgi için bkz. Gürsoy, K., Sartre Ateizminin Doğurduğu Problemler, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay., Ankara 1987.

[2] Örnek olarak bkz.Sartre, J.P., Being and Nothingness, Trans. to English H. Barnes, Philosophical Library, New York 1956, s. 47 vd.; Existentialism and Human Emotions, Trans. to English B. Frechtman, Citadel, New York 1957, s. 10 vd.; Camus A., The Myth of Sisyphus, Trans. to Eng. Justin O’Brien, London 1955, s. 47 vd.

[3] Sartre, Existentialism and Human Emotions, s. 37 vd.; Camus, age., s. 99.

[4] Örnek olarak bkz. Dostoyevski, F., The Brothers Karamazov, trans. to English David Mcduff, Penguin Classics, Great Britain 1993.

[5] Hobbes, T., Leviathan, Edited by John Plamenatz, Collins, Great Britain 1962, s. 159 vd.

Önceki İçerikBöyle Buyurdu Meryem
Sonraki İçerikPolitik Nihilizm: Nietzscheci Bir Tartışma
İsmail ÇETİN
1963 yılında Balıkesir’de doğdu. İlk ve ortaöğrenimini Balıkesir’de, yükseköğrenimini Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde tamamladı. 1993 yılında U.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsünde “John Locke’da Tanrı ve Tanrı-Âlem İlişkisi” adlı çalışmasıyla doktor unvanı aldı. 1993 yılında doktorasını müteakiben alanıyla ilgili inceleme ve araştırmalarda bulunmak üzere İngiltere’ye gitti. Hâlen U. Ü. İlahiyat Fakültesinde profesör olarak çalışmakta olan yazarın John Locke’da Tanrı Anlayışı, George Berkeley’in İdealizminde Tanrı ve Yaratma, İman ve İnkârın Felsefi Temelleri adlı yayımlanmış çalışmaları bulunmaktadır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here