Bektâşîlik Tarikatı Ve Biz

0

Hacı Bektâş-ı Velî’yi Anma Haftası Münasebetiyle…

Kapkara dünyalara ışık verdi Bektâş’ım

Kupkuru topraklara deryâ oldu Bektâş’ım

Vardavî

Bektâşiyye’ye  Farklı Bakış
Yahut Heteredoks Meselesi

İslâm kültür ve medeniyet tarihinin önemli konularından biri de –bilindiği gibi- tarîkatlardır. Bugün de müslümanların yaşadığı bütün coğrafyalarda varlığını sürdüren tarîkatlar, yorum farklılıkları sebebiyle tartışmalar dünyasının da daimî unsurlarından biridir. Çünkü insanoğlunun aynı metinleri farklı yorumlama özelliği devam etmektedir.

Yedi asır önce Selçuklular’ın son, Osmanlılar’ın ilk dönemlerinde kurulup gelişen tarî katların doğuş yerlerine bakıldığında  -bugünkü isimlendirmelerle- üç bölge dikkat çeker: Orta Asya, Orta Doğu ve Orta Anadolu. Mesela, Yeseviyye, Kübreviyye, Nakşibendiyye Orta Asya’dan; Kâdiriyye, Rifâiyye, Suhreverdiyye Orta Doğu’dan; Mevleviyye, Bayrâmiyye Orta Anadolu’dan doğmuştur.

Bektâşîlik de Anadolu merkezli bir tarîkattır. Her ne kadar tarîkatın pîri kabul edilen Hacı Bektâş-ı Velî, Buhara bölgesinde doğmuşsa da, daha sonra bu topraklara intikal etmiş Orta Anadolu’da yaşamış ve 750 sene önce Hacıbektaş’ta vefat etmiştir (1272).

Evet, tarîkatlar tarihinin önemli başlıklarından bir tanesi de Bektâşîliktir. Tarîkatın oluşumu, Hacı Bektâş-ı Velî ile ilgisi, Şiî muhtevasının kaynakları, eski kültürlerden etkilenme oranı, devletle olan ilişkilerinin seyri tartışılmaya devam etmektedir. Bu konuda ileri sürülen görüşler üç noktada özetlenebilir:

1. Hacı Bektâş-ı Velî, Sünnî bir mutasavvıftır. Dolayısıyla tarîkatın kuruluş safhasında hiçbir Ehl-i Sünnet dışı, Şiî/alevî bir renk yoktur. Heterodoks/çizgi dışı temayüller XVI. yüzyılda Bâlım Sultan’la başlamış ve giderek çoğalmıştır.

Bu tespiti Hacı Bektâş-ı Velî’nin Arapça Makâlât isimli eseri de doğrulamaktadır. Söz konusu eserde şeriata muhalif bir şey yoktur. “Bu eser ona ait değildir veya Hacı Bektâş-ı Velî heterodoks/Ehl-i sünnete muhalif görüşlerini, ortam müsait olmadığı için bu eserinde ortaya koyamamıştır” diye düşünmek, pîre hakarettir, konuyu saptırmaktır.

2. Bektâşîlik’te var olan gayr-ı Sünnî boyut Hacı Bektâş-ı Velî dönemiyle birlikte başlamıştır. XIII. ve XIV. yüzyılda Anadolu’da yaşayan Hurûfî, Kalenderî, Vefâî, Yesevî, Babaî ismini alan dinî-tasavvufî zümreler Bektâşî diye isimlendirilmiyorlarsa da bu meşrebi paylaşmaktaydılar. Ayrıca Makâlât‘ın Hacı Bektâş-ı Velî’ye ait olduğu ilmî ölçülerle de kesin olarak ispat edilmiş değildir.

3. Bektâşîlik artı ve eksisiyle, benimsenen ve tenkid edilen taraflarıyla herhangi bir tarîkattır.

Her üç iddianın kuvvetli ve zayıf tarafları vardır. Daha doğrusu, bu iddiaları birbirinden ayırmak mümkün değildir. Yani Makâlât’ta gayr-ı Sünnî bir muhtevanın bulunmayışı, Ehl-i Sünnet terimine vurgu yapması, Hacı Bektâş-ı Velî’yi takip edenlerde bu anlayışın olmamasını gerektirmediği gibi, XIV. yüzyılda yaşayan Kalenderî veya Babaîlerin de hepsi Bektâşî meşrepte olmayabilir. Benzer konularda genelleme yapmak çok zordur.

Babaîler hareketinden sonra siyasîler “baba” kelimesine şüphe ile bakmaya başlamışlardır. Böyle zamanlarda siyasîlerin yanında gözükmek isteyen şahsiyetsiz yazar ve çizerler de hakikati gizlemenin yollarını aramaya başlamakta, “günah keçisi”nin peşine düşmekte ve “ulufe”sini almaktadır. Hakikati bilenler susmakta, “dilsiz şeytan” olmak istemeyenler ise çeşitli yollarla cezalandırılmakta veya itibarsız hale düşürülmektedir.

Bir taraf, babaların, abdalların mey-hor/ayyaş olduğunu iddia ederken, diğer taraf da Evliya Çelebi’nin, Antalya-Elmalı’da bulunan Abdal Musa isimli Bektâşî tekkesini anlatırken kullandığı şu cümleyi sükûtla geçmektedir: “Ehl-i Sünnet esaslarına bağlı üç yüz mücerred derviş.”

Burada bir problem daha ortaya çıkmaktadır: Ehl-i Sünnet çizgisi veya dairesi nedir? Hangi davranışlar bu dairenin içindedir veya bu çizginin dışında kalır? Buna “müttefekun aleyh” bir cevap vermek mümkün değildir. Hiçbir ehl-i tarîk veya hiçbir Müslüman “Ben bâtılım”, “Ben heterodoksum,” “Ben ehl-i bid’atım, ben gayr-i sünnîyim” diye ortaya çıkmaz. Herkes kendi mezhep, tarîkat ve meşrebini İslâmî görme, Kitap ve Sünnet’e bağlı olma, görüşlerini öyle yorumlama eğilimindedir. O zaman, “İslâm bilginlerinin konu ile ilgili yorum ve değerlendirmeleri esas alınsın” denebilir. Bu da meseleyi kökünden halletmeye yetmeyecektir. Çünkü İbn Teymiye, Zemahşerî, Fahreddin Razî, İmam Gazzalî veya İbn Haldun hakem olarak tutulsa bile aynı noktalara ulaşacaklarını düşünmek mümkün değildir. Dolayısıyla gayr-ı Sünnî ve heterodoks kelimelerine -eskilerin ifadesiyle- efradını câmî ağyarını mânî bir tarif getirmek zordur. Değilse Sünnî ve ortodoks cemaatleri “büyüteç”le aramak gerekecektir. Yapılacak ilk iş bir derviş veya derviş cemaatinde görülen ve “bize göre” İslâm’a aykırı olan bir tavır, fikir veya davranışı genelleştirerek onları Ehl-i Sünnet dışına çıkarmamaktır. Söz gelimi, bütün Kalenderîler dinî sınırları tanımayan İbahiyye/her şeyi mübah gören görüşün mensubu olsaydı XIII. yüzyılın büyük mutasavvıfı Şihabeddin Sühreverdî Avârifü’l-Maârif adlı meşhur eserinde bu cemaati temize çıkarır mıydı? Yine XV. yüzyılın en büyük Nakşî şeyhlerinden biri olan Simav’lı Abdullah İlâhî “Talib gerekdir ki Melâmetî-sıfat ve Kalenderî-sîret ola” diyebilir miydi?

Hurûfîlerin ve “çizmeden yukarı çıkanların” yakından takip edildiği bir devrin padişahı olan Fâtih’in, vakıf yoluyla Kalenderhâne kurması sadece bir “hikmet-i hükûmet” miydi?

Bu konuyu tartışırken bazı terimlerin zaman içinde, farklı coğrafyalarda farklı anlamlar yüklendiğini de unutmamak gerekir.

 

Her Toplumun Marjinal Grupları Vardır

Sünnî-gayr-ı Sünnî, hak-batıl, bâ-şer, bî-şer, ortodoks-heterodoks, şimdilerde modernist muhafazakâr.. Tartışmalarında biraz da Bektâşîliğin adı çıkmıştır denebilir. Vur abalıya metodu uygulanmaktadır. Halbuki her tarîkatta şu veya bu oranda söz konusu tavır ve anlayışlar bulunabilir. Meseleye sosyal psikoloji açısından bakıldığında Bektâşîliğin şu farkı olabilir: Özellikle XVI. yüzyıldan sonra, dinî kayıtlara aldırış etmek istemeyen ama tasavvufî hayatın atmosferinden de zevk alan insanlar kendi halet-i ruhiyelerine uygun bir çatı aradıklarında daha çok Bektâşî tekkelerini bulmuşlardır. Ancak, söz gelişi “demlenme”nin veya “Biz her zaman namaz halindeyiz” , “Bizim namazımız kılınmıştır” ifadesinin sadece Bektâşî dervişlerine has olduğunu düşünmek de gerçekleri görmemek olur. Konuya yakından ve objektif olarak bakanlar, günümüzde de bu “tip”in varlığını sürdürdüğünü rahatlıkla görebilirler.

Bektâşîlik tarikatına yöneltilen tenkitlerden biri de şudur: Eski Türk kültürünün, Şamanizmin etkilerini taşıyor. Burada İnsan psikolojisi açısından sorulması gereken önemli soru şudur: Din değiştirerek İslâm’a girmiş toplulukların bütün eski inanç ve anlayışlarını bir anda silip atmaları mümkün müdür? Bu sorunun cevabı bellidir. Bir başka ifade ile Hz. Peygamber’in çeyrek yüzyıllık irşad mücadelesine bakarak bu sorunun cevabı bulunabilir. Dolayısıyla söz konusu davranışlarından hareketle bu zümrelere hemen gayr-ı sünnî damgasını vurmak ne derece haklı olabilir? Bakış açısı biraz daha genişletilir, tasavvuf ve tarîkatlar tarihine bir bütün olarak bakılırsa görülür ki her devrin ve her coğrafyanın ayrı Bektâşîler’i vardır. Bugün bazı ehl-i tarîk dervişler söz gelimi nasıl demokrasi ile lâiklikle İslâm’ı bağdaştırıyorsa, dünküler de İslâm ile eski yaşama tarzlarını, Şamanizm’i; daha eskileri Hint kültürü ve İskenderiye felsefesini, Gnostisizmin geliştirdiği Hurûfî kültür ile din ve tasavvufu bütünleştirmenin gayretlerini sergilemiş olabilirler. Tasavvuf klâsiklerinde dervişlere yapılan tavsiyeler, tenbih ve uyarılara bu gözle bakıldığında durum biraz daha açıklık kazanabilir.

Konu tartışılırken mutlaka ele alınıp tahlil edilmesi gereken bir soru da şudur: XIII-XIV. yüzyılların iletişim şartlarında yeni din değiştirmiş göçebe bir topluma yeterli din kültürünü aktarmak ve gönüllerdeki değişim ve dönüşümü sağlamak mümkün müdür? Bu soruya verilen gerçekçi/insaflı ve ilmî cevaplar Ortodoks/heterodoks meselesine de ışık tutacaktır.

Konunun hassas noktası şöyle izah edilebilir. Tasavvufî hayat gönül merkezli bir faaliyet olduğu için insanın iç dünyasını tatmin eden, onu doyuran, huzura kavuşturan, coşkuya ulaştıran şeyler meşru addedilebilmekte; bu noktada meşru olmayan araçlar da bazen devreye girebilmektedir. Sesli zikir/ Raks ve semâ konusunda sürekli olarak dikkat çekilmesinin, genç oğlan ve kadınlarla zikir meclislerinde bir arada bulunmanın mahzurlarına işaret edilmesinin sebebi de budur.

Bektâşiyye tarikatının oluşumundan asırlarca önce kaleme alınan Kuşeyrî Risâlesi ve Keşfu’l-Mahcûb’un son sayfalarında ısrarla vurgulanan uyarıların hepsi bu konularla ilgilidir. Çünkü insanlar, zevk dünyalarını zenginleştiren, mistik muhayyileyi geliştiren ve coşkularını arttıran araçların bir noktadan sonra haram-helâl oluşuna bakmak istememektedir. Bir nevi zevkperestlik atmosferi oluşmakta, giderek dini ilkelerin sınırları zorlanmakta, lâübâli derviş tipi yaygınlaşmaktadır. Kötü alışkanlıklarla hemhal olanlar bu alışkanlıkları “iyi” alışkanlıklar kategorisine sokma yollarını aramaya başlamaktadırlar.

Tekrar konumuza dönelim. XIII-XVI. yüzyıllarda bugün bilinen anlamıyla Bektâşî tabirine pek rastlanmaz. Buradan hareketle şu söylenebilir: Tarîkatın teşkilâtlanma safhası, XV. yüzyılla başlar. Bu yıllarda iki mühim olay oldu. Bunlardan birincisi, tarîkat ile Yeniçeri ordusu arasında manevî bir bağ kuruldu. İkincisi de Bâlım Sultan teşkilâtın başına geçti. Tarîkat-ordu ilişkileri müspet merhaleler katederken Sultan II. Bâyezid, Dimetoka’daki Bektâşî Tekkesi’nde bulunan Bâlım Sultan’ı, 907/1501 yılında Hacıbektaş’da bulunan merkez dergâha postnişin olarak atadı.

 Bu tavır devletle Bektâşîlik arasındaki ilişkileri sağlamlaştırdığı gibi çok yoğun olarak Anadolu üzerine gelmekte olan Şiî-Safevî propagandasına da beraberce karşı koymayı gerektirmiştir. Bu dönemle birlikte Şiî-Alevî meşrebi, 12 İmam neşvesi, Allah-Muhammed-Ali üçlüsü de diğer tarîkatlardan çok bu cemaatin söylemlerinde yer buldu. Böylece tarîkatın tarihinde özellikle Yavuz Sultan Selim’den sonra yeni bir sayfa açılmış oldu.

XV. yüzyıldan sonra Bektâşîlik başta olmak üzere tarîkatlardaki Şiî-Alevî temayül (teşeyyu’) arttıkça bir tarîkat “denge politikası”nı üstlendi: Nakşibendîlik.

Bektâşîlik tarikatı ile Yeniçeri ordusu arasında öyle güçlü bir gönül bağı oluştu ki Devlet 1826 yılında Yeniçeri ordusunu lağvederken bu tarîkatı da yasaklamıştır. Tarîkatın tekkelerini ise –kardeş tarîkat gerekçesiyle- başka tarîkatlara değil Nakşibendiliğe devretmiştir. Tarîkat mensupları 1908’den sonra yeniden açılmaları için çok gayret gösterdilerse de muvaffak olamamışlardır. Tanzimat döneminin en “muzır” tarîkatı Bektâşîlik oldu. Cumhuriyet döneminin ise Nakşibendilik..

1925 yılında çıkan 677 sayılı kanunla bütün tekkeler kapatıldı. Tasavvufî hayat yasaklandı. 1950’li yıllara kadar devletin bu “abûs” vechesi devam etti. Sonra değişim kanunları yavaş yavaş devreye girmeye başladı. “Tarikatlar serbest olmalıdır” cümlesini kullanan ilk başbakan yukarıdaki kanunu çıkaran siyasî partinin genel başkanlığını yapan Bülent Ecevit oldu,

Aralık ayında Mevlânâ’yı, Ağustos ayında Hacı Bektaş Veli’yi anmaya başladık.

Ama unutmamak gerekir ki anmak kolaydır, anlamak zordur.

Anlamaya talip olmayanlar, Pir’lerin huzurunda edep dışı hareketlerle gününü gün etmeye, politik “torba”larını doldurmaya çalışmaktadırlar.

Edeb yâhu!

 

 

Önceki İçerikSâmirî: Bir İstismar Hikâyesi
Sonraki İçerikCambridge Hatıratı II
Mustafa KARA
1951’de Rize’de doğdu. 1970’de İstanbul İmam Hatip Okulu’nu, 1974’de Kayseri Yüksek İslam Enstitüsü’nü bitirdi. Şebinkarahisar ve İspir Liselerinde öğretmenlik yaptı. 1977’de Bursa Yüksek İslam Enstitüsü Tasavvuf Tarihi asistanlığına atandı. 1983’de doktor, 1989’da doçent, 1994’de profesör oldu. BUÜ İlahiyat Fakültesi Tasavvuf bölümünde öğretim üyesi olarak görev yapan Kara, 2019 yılında emekli oldu. İlk eseri Tekkeler ve Zaviyeler ile Türkiye Milli Kültür Vakfı, Günümüz Tasavvuf Hareketleri adlı eseriyle Türkiye Yazarlar Birliği ödülünü aldı. Dört çocuğu, yedi torunu vardır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here