Bir Öncü Âlim: Köprülüzâde Mehmet Fuat

0

Son dönemlerde akademik dünyada Köprülüzâde Mehmet Fuat’a olan ilgi yeniden artmıştır. Onun siyasi kimliği, ayrı bir konudur. Orada yapıp ettikleriyle ortaya çıkan portreyi, Samet Ağaoğlu’nun Aşina Yüzler’inden okuyacaklardır. Bu portre, pragmatist, esen rüzgâra göre tutum değiştiren bir siyaset adamının hikâyesinden ibarettir.  Biz oraya girmeyelim; ama meraklılarının da onun bu yönünü görmesinde yarar vardır. Bu meyanda geçtiğimiz günlerde D. Mehmet Doğan’ın Karar’da yazdığı yazıyı ilgililer okuyacaktır.

Köprülüzâde, hakikaten büyük bir adamdır. Burada şüphe yok… Diğer büyük adamlarda olduğu gibi, onda da farklı yönler, farklı tutum ve davranışlar tespit etmek mümkündür. Biz ona bir “âlim” olarak bakıp, oradan yola çıkarak bir resim çizmek durumundayız. Fakat yeri gelmişken şunu da söyleyeyim: Köprülüzâde’yle alakalı pek çok çalışma yapıldı; lakin onun biyografisini bir bütün olarak ele alan bir çalışma hala yapılmış değildir. Evet, oğlu Orhan Fuat’ın Fuat Köprülü kitabı da başta olmak üzere, bir bütün olarak onu anlatan bir biyografi yazıldığını söylemek güçtür. Ancak Ömer Faruk Akün’ün DİA’da kaleme aldığı madde, bir ansiklopedi maddesi sınırlarını zorlayan, geniş, kuşatıcı bir metindir. Bununla birlikte yakın dönemde siyaset, düşünce ve ilim tarihimize derin tesirleri olan bir şahsiyet olarak onu ele alan bir çalışma yapılmadı. Şöyle ki, onun ailesiyle ilgili Ali Emiri’nin başlattığı tartışmayı da dikkate alarak, yapıp ettiklerinden, sadece yazdığı kitap ve makaleler değil, şiirleri, yetiştirdiği talebeler, kuruluşuna öncülük ettiği akademik kurumlar, neşrine katkı koyduğu dergiler, buradaki tavırları, arkadaşları, muhiti ve siyasi yönü itibariyle meseleye yaklaşan… Onu bütün veçheleriyle ele alan metinler yazılmadı. O sebepten efsane ve gerçeklik arasında kalan bir Köprülüzâde tasviriyle yetinmekteyiz.

Fuat Köprülü, genç yaşta ilmî muhitlerde adını duyurmuş bir âlimdir. Ancak o, yola şiirle çıkmıştır. Bildiğimiz kadarıyla ilk neşredilen şiiri, Abdülhamit Han’a methiyedir. Ayasofya Merkez Rüşdiyesi, Mercan İdâdîsi ve Mekteb-i Hukuk gibi Meşrutiyet döneminin yeni eğitim kurumlarında okuduğu kaydedilmektedir. Ancak devrinin geleneğine uyarak Cami derslerine devam etmiş midir? Hususi dersler almış mıdır? Evet, Fransızca’yı bu yolla öğrenmiştir. Peki, diğer ilimler;  o konularda da özel dersler almış mıdır? Buna dair bir bilgimiz yoktur. Lakin meselelere nüfuzu açısından bakıldığında, devrinin ilimlerini tahsil ettiği, icazeti olmasa da muhitinde temayüz eden hocalardan ders aldığı düşünülür. Nitekim Mekteb-i Hukuk’ta okurken, burayı yeterli bulmayıp okuldan ayrıldığı ve kendi kendini yetiştirdiği zikredilir. Bu hal, bana İbnülemin Mahmut Kemal İnal’ı hatırlatır. İbnülemin de Mülkiyeyi bırakıp cami dersleriyle kendini yetiştiren münevverlerdendir.

Fuat Köprülü, sadece okuyarak, ders alarak değil, yazarak kendisini yetiştiren bir kişidir. Mehâsin Mecmuası’nda yayımladığı şiirlerle başlayan bu yazma faaliyeti, Servet-i Funûn, Türk Yurdu ve Tasvîr-i Efkâr gibi süreli yayınlar ve gazetelerde sanat ve edebiyata dair tanıtım ve tenkit yazılarıyla devam etmiştir.  Tabi o bir kısım eserleri ve müellifleri tenkit ederken, onu da tenkit edenler çoğaldı. İnsan yazı hayatında dostlar biriktirirken, muarızlar da biriktirir. Bu durum Köprülüzâde’nin hayatında önemli bir yer işgal eder. Muarızlarına cevap sadedinde yazılar yazdığı gibi, işlerini daha temkinli yapmak durumunda da kaldı. Bu sebeple daha çok çalışmak, tetkik etmek, yeni yol ve yöntemler öğrenmek için gayret gösterdi. Bütün bu çabalar onu yetiştirdi. Mesela toplumu tanımak için, sosyolojiye yöneldi. Bu alanda tercümeler yaptı, makaleler yazdı. Fransız edebiyatı üzerinden Batı edebiyatı ve düşüncesine dair yazılar yazdı. Dolayısıyla o, geniş bir pencereden bakarak, Türk edebiyat, kültürü ve tarihini incelemiştir. Batı’da gelişen tarih, sosyal ve kültür tarihi, dinî tarih gibi alanların verili imkânlarından yararlanarak kendine has bir usûl inşa etti.

Elbette onun inşa etmeye çalıştığı usûl, bu usûl ile ulaştığı neticeler ve oluşturduğu paradigma tartışılır. Tartışılmalı, ciddi ilim adamları bu neticeleri tenkit etmeli. Belki bu tenkitle, yeniden tarih kavramını ve tarih ilmini tartışacak ve oradan zamanın ruhuna uygun bir tarih bilinci inşa edeceğiz. Eğer bu yetkinliği kendimizde görürsek, edebiyat ve kültür kavramlarını da yeniden anlamaya çalışacağız. Lakin bunu kim yapacak? Maalesef akademik dünyamız, büyük oranda otodidakt olarak kendi kendini yetiştiren, daha 23 yaşında Dâru’l-Funûn muallimliği payesine erişen bir şahsiyetin bazı konularda ortaya koymaya çalıştığı perspektifi tartışacak zemini oluşturmuş değil. İhtisaslaşma politikaları, akademik süreçler, yerine getirilmesi gereken kriterler, koridorlarda yazarak temayüz eden ilim adamlarını tahfif eden tavırlar gibi amiller, farklı alanlarda öncü metinler yazan Köprülü’nün metinlerini müzakere ve tenkit ortamından mahrum bırakmıştır. Tabi buna, uzunca bir dönem “efsane” kimliğini koruduğu için kimse yeltenememiştir. Demem o ki, Fuat Köprülü büyük âlimdir; onun kıratında ilim adamları yetiştirmek kolay bir iş değildir. Keza onu tenkit eden Ali Emîrî de büyük adamdır; onun misyonunu sahiplenecek ve hakikati eğip bükmeden söyleyecek münekkitler de yetiştirmek zor.

Yıllar önce, doktora tezimi hazırlarken büyük oranda Fuat Köprülü’nün eserlerini okumuş ve bu okumalardan hareketle onu şu şekilde tanımlamıştım: Köprülü, bitmek tükenmek bilmeyen bir merak, samimi bir gayret ve ulaşılan bilgileri aşkla yazma çabasında olan bir kişidir… Onu, merak, gayret ve aşk kelimeleriyle tanımlamış, öyle anlamlandırmaya çalışmıştım. Aradan uzunca yıllar geçtikten sonra Köprülü portresine bakıp, o üç kavramı zikrediyor ve bunlara bir de arayış kavramını ilave ediyorum. Arıyor; ama aradığı sakin bir liman değil, yeni keşif yolları… Bu sebepten olsa gerek fikrî anlamda değişim gösterebiliyor. Bu değişimlere rağmen biz onu, edebiyat, kültür ve tarihimizin farklı alanlarına ilişkin yaptığı tetkik ve teliflerle hatırlayacağız. Unutulmaya terk edilen şairliğini de “Şehit ve Hilal” isimli şiirinde şu dizelerle yeniden hatırlayalım:

Mefkûremin rüyası mı? Bilemedim bu

Hakikatti, rüya demek hakikat demek

Ey ruhuma ateş koyan mukaddes dilek

Bana yalnız senin rüyan hakikat oldu

Ateş gözlü hilalinin öpüp saçını

Sordum:

-Nerde göster bana altın tacını;

Issız gece… Birdenbire karşı dağlardan

Bir karanlık uğultuyla şimşekler çaktı,

Ta önümde yükselirken kara bir duman

Penbe hilal gökyüzünden şefkatle baktı:

-“Türk şehidi, kanlarınla yıka saçını,

Koydum senin mert başına altın tacını!”

 

Nihayet şunu söylemek isterim: Bazı düşüncelerine, akademik çözümleme ve ilmî tespitlerine katılmadığım, keza siyasi arenada sergilediği tutuma ilişkin muhalefet şerhimi bir kenara bıraktığım bu “öncü âlimi” rahmet ve minnetle anıyorum… Rahmet olsun.

Önceki İçerikMerhum Hocamız: Mehmet Zekâi Konrapa
Sonraki İçerikAskerî Vesayetten Darbeye ya da Bir Halîfeyi Katletmek: Abbâsî Halîfesi Mütevekkil’in Öldürülmesi
Bilal KEMİKLİ
Prof. Dr. Bilal Kemikli, Sivas’ta doğdu. Lisans eğitimini Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde tamamladı, 1998'de doktor, 2002'de doçent ve 2008'de profesörlüğe yükseltildi. Ankara, Yüzüncü Yıl, Süleyman Demirel ve Bursa Uludağ Üniversitelerinde öğretim üyesi ve idareci olarak görev yapan Prof. Kemikli, DPÜ İlahiyat Fakültesi’nin kurulmasına kurucu dekanı olarak öncülük etti. Halen Bursa Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı olarak çalışmalarını sürdüren yazar, akademik yayınların yanında kültür-sanat ve edebiyat dergilerinde inceleme, eleştiri ve deneme yazıları yayımladı. Bir süre TRT Türkiye’nin Sesi Radyosu’nda Çocuklar İçin adlı programı hazırlayıp sundu. Bazı TRT Belgesellerinde danışman ve metin yazarı olarak görev yaptı.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here