Bedri Rahmi Eyüboğlu Ve Mezar Taşları İle İlgili Bir Yazısı

0

Vefat yıl dönümü dolayısıyla…

Bedri Rahmi, Cumhuriyet döneminin tanınmış şair ve ressamlarından biridir. 1911 yılında Giresun’un Görele ilçesinde doğmuş, Trabzon Lisesinde okurken hocası, resim kabiliyetini keşfetmiş, 1929 yılında İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’nin yolunu tutmuştur. Ağabeyi Sabahattin Eyuboğlu Fransa’dadır. Yüksek tahsil bitmeden ver elini Paris… Sonra Amerika, sonra Türkiye…

21 Eylül 1975 tarihinde vefat etmiş, İstanbul/Küçükyalı mezarlığına defnedilmiştir.

Onun şairlik ve resim dünyasını burada analiz edecek değiliz. Sanatkâr yaratılışlı ruhunun mısralara ve tuvallere akseden güzellikleri dışında, bugün sizin dikkatinizi bir başka konuya çekmek istiyorum: Mezar taşları.

Onun bir makalesinin başlığı şöyle: Bir Kadirbilmezlik Örneği: Mezar Taşları.

Bu makaleyi okuduktan sonra onun mezar taşını da arayıp bulup bir değerlendirme yapabilirsiniz…

BİR DEĞER BİLMEZLİK ÖRNEĞİ:
MEZAR TAŞLARI

Anıtlarımız bile mezar taşları yanında çocuk oyuncağı kalıyor.

Mezar taşları arasında bir yarışma açılsa hangisi birinci gelir? Bütün dünyadaki mezar taşlarını yetmiş beş yılının bilmem kaçıncı ayında büyük bir alanda topluyorsunuz ve bildiğimiz ölçülerde tabanca sıkıp yarıştırıyorsunuz. Bütün dünyayı dolaşmadım ama mezar taşı üstüne görmediğim kalmadı. Kimini elimle tuttum, kimini gözümle gördüm. Bunlar arasında bizim mezar taşlarımızın birinci olduğunu savunacak değilim ama hiçbir milletten bu konuda aşağı kaldığımızı kimse ileri süremez. Mezar taşı ile abideyi karıştırmamamız lazım. Bir mezar taşını sultanların, padişahların, kralların özledikleri, uyguladıkları biçimde anlamıyoruz. Orta hâlli insanların kaybettikleri yakınlarına diktikleri taşlardan söz etmek istiyoruz. Padişahlar, krallar, prensler, şehzadeler parmakla sayılan kişilerdir. Onların mezarları, mezar taşları, onların adına dikilen abideler de sayılıdır. Ama dünyamızda en büyük topluluğu, eşit kurallar içinde yetişip gören insanların tümünü göz önüne getirin. Bugünkü konumuzun yüreği orta hâlli kişilerin mezar taşlarıdır ve bu taşlar padişah, şehzade kral taşlarından milyonlarca fazladır. Günümüzün parasıyla ayda üç bin lira kazanan yüzyıl önceki kunduracı, çocuğunun, karısının, gelininin mezarına bir taş dikmiştir. Bu taşlar Edirne’den Kars’a uzar gider.

Mezar taşlarının başına gelenleri şiirin dışında ancak sinema anlatabilir. Bu yazıda ikide bir şairliğimiz tutuyorsa bağışlayın. Eğer siz de benim gibi yirmi yıldan beri Karacaahmet’in sağından solundan, ortasından geçse idiniz taşlarla kurduğum dostluğu daha iyi anlardınız. Bu mezar taşları arasında öyleleri var ki bunu yirmi defa büyütüp herhangi bir alana dikseniz dünyanın sayılı anıtlarından birini armağan etmiş olurdunuz. Ne demek istediğimi daha açık seçik anlatabilmek için örnek vereceğim. Bunlardan biri Sultanahmet Camii önündeki Mısır’dan gelen Dikilitaş. Bunun bir eşi de Paris’te ünlü Concord meydanında. Karacaahmet’teki kadir kıymet bilmeyen ellerde her gün biraz daha toprağa gömülen her gün biraz daha ölen taşlardan herhangi birini Mısır’dan gelen ünlü taşlar boyunca yükseltin, altta kalanın canı çıksın. Öteden beri her türlü yarıştan nefret ederim. Bizim mallarımız bütün milletlerinkinden üstündür gibi komik bir yargıya hiçbir zaman aklım yatmadı. Ama öyle mezar taşlarımız var ki yazılı, çizili, oymalı, kakmalı hiçbir taştan aşağı kalmayacaklarına kalıbımı basarım. Her günkü konuşma dilimizde sık sık geçen bir söz vardır:

Sen bu konuyu gözünde çok büyütüyorsun.

Bunun tam tersi de:

Sen bu konuya metelik vermiyorsun, hiçe sayıyorsun.

Ne olur bir an için Karacaahmet’teki mezar taşlarını gözümüzde büyütelim;  çok değil Çemberlitaş kadar. Dikilitaş kadar. Bu tecrübeyi gözünüze kestiremeyenlere daha pratik bir yol gösterelim: dünyaya ün salmış büyük boy dikili taşların fotoğraflarını çekin, bizim Karacaahmet’teki mezar taşlarının fotoğraflarıyla büyük bir sinema perdesinde karşılaştırın. Biz bu tecrübeyi yüzlerce kez tekrarladık, aynı boya eriştikleri zaman bizim taşlarımız, bizim taşlarımız bizim bağrı yanık taşlarımız öylesine ağır basıyor ki… Ama bu deneyi taban tabana zıt milletlerin sözcüleri önünde yapmak gerek:

Kuzguna yavrusu şirin gözükürmüş.

Yargısını yabana atmamak lazım. Demin de söyledim, yirmi yıldır yolum Karacaahmet’ten geçiyor. Hele son üç yıl içinde yolumuz Karacaahmet’e öylesine saplandı ki, bir bıçak gibi… Yeni yol; selvi, mezar taşı, demir parmaklık, çiçek, fidan demeden tümünün köküne kibrit suyu sıkmış. Benim de bu mezarlıkta yatan canciğer arkadaşlarım vardı. Belki her Alah’ın günü dört tekerleğimle onları dört defa çiğniyorum. Taşları nerede, başları nerede, elleri, avuçları nerede? Sen gel de Kağızmanlı Hıfzı’nın ağıtını unut:

Kaldırsam ayağa kalkamaz mısın?

Uzatsam elimi tutamaz mısın?

Ses ver telli turnam kolların hani.

Karacaahmet’te har vurup harmanı savrulan taşlar arasında öyleleri var ki Cumhuriyetin 50. yılına kadar diktiğimiz şalvarlı, poturlu, kasaturalı abideleler bunların yanında çocuk oyuncağı kalır. Abide deyince akla gelen kelle, kulak, şalvar, kasatura değildir. Abide her şeyden önce soylu bir geleneğin elle tutulur bir sonucudur. Taksim meydanına dikilen o cılız, cansız abideyi Sabri Esat Siyavuşgil bundan kırk beş yıl önce (1930 da M. K.) şöyle anlatıyordu.

—Bir kibrit kutusu, kibritleri boşaltın, boşalan kutuya on, on beş kibrit çöpünü rastgele yerleştirin. Al sana Taksim abidesi.

Şimdi biz şunu savunuyoruz: Taksim Abidesinin yanı başına ister Karacaahmet’ten, ister Eyüp’ten, ister Anadolu’nun en soylu mezarlarından birinden bir taş getirelim. Ama o taşı taksim abidesi boyunda işleyip yanı başına dikelim. Bakalım bunlardan hangisi dana ağır basacak. Bu tecrübeyi ille de Taksim meydanında yamak şart değil. Minik bir projeksiyon makinesi ve kibrit kutusu kadar iki fotoğraf yeter de artar bile.

Bundan elli yıl önce işlenmiş mezar taşlarının, daha eskilerin, müzelerde rahatça yer alacak taşların bugün ne hâlde olduğunu biliyor musunuz? Dünyanın hiçbir yerinde böylesine zulüm, bir eziyet, bir kadir kıymet bilmezlik örneğine rastlayan varsa parmak kaldırsın. On yıldır bitmeyen Fenerbahçe stadyumunun kuyruk sokumunda Salıpazarı’nın kurulduğu alanın yanı başında mezar taşları vardır. Bunların ortasından geçen yol buğday tarlasına dalan tırpan misali taşları silip süpürmüştür. Bu alanda kurulan çeşitle oto tamir atölyelerinin çamurlu, bataklı yamaçlarında o canım mezar taşları kimi kaldırım taşı yerini tutar, kimi de ayıptır söylemesi helâ taşı olarak kullanılır. Hangi kitaba sığar bu barbarlık? Hani gâvurlar kıymetli taşlarımızı kaçırıyorlar diye cart curt edenler biz değil miyiz? Stadyumdan Karacaahmet’in ortasına saplanan yolda çingene sergileri kurulur. Ölüme mölüme, taşa maşa boş veren sevimli çingenelerimiz sularını Karacaahmet’in ortasındaki bir kaynaktan sağlar ve mezar taşları arasına salıncak kurup tatlı tatlı sallanırlar. Siz bu dolaylarda toprağa batmış, diri diri gömülmüş, silinmeye yüz tutmuş, param parça taşları görmedikçe ne desem nafile. Ama şunu bağıra bağıra söylemek istiyorum:

— Geçmişine böylesine boşveren bir millet gelecekten ne bekleyebilir?

Milliyet Sanat Dergisi ,1975.

Önceki İçerikSüleyman Uludağ İle Seyr-i Fikir
Sonraki İçerikAli Nihad Tarlan
Mustafa KARA
1951’de Rize’de doğdu. 1970’de İstanbul İmam Hatip Okulu’nu, 1974’de Kayseri Yüksek İslam Enstitüsü’nü bitirdi. Şebinkarahisar ve İspir Liselerinde öğretmenlik yaptı. 1977’de Bursa Yüksek İslam Enstitüsü Tasavvuf Tarihi asistanlığına atandı. 1983’de doktor, 1989’da doçent, 1994’de profesör oldu. BUÜ İlahiyat Fakültesi Tasavvuf bölümünde öğretim üyesi olarak görev yapan Kara, 2019 yılında emekli oldu. İlk eseri Tekkeler ve Zaviyeler ile Türkiye Milli Kültür Vakfı, Günümüz Tasavvuf Hareketleri adlı eseriyle Türkiye Yazarlar Birliği ödülünü aldı. Dört çocuğu, yedi torunu vardır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here