İlahiyat Fakültelerine Yüklenen Görev

0

-İLAHİYAT FAKÜLTELERİNİN 120. YILI-

II

İlahiyat Fakültelerine Yüklenen Görev

İsmail Hakkı Baltacıoğlu 1949’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi açılması oturumunda şunları söylüyordu:

İsmail Hakkı Baltacıoğlu (Kırşehir) – … Bir İlahiyat Fakültesi kurulmasından maksat medreseyi diriltmek değildir. Çünkü Fakülte ile medreseyi ayıran çok temelli bir karakter vardır. O da şudur: Medresenin çalışması nassi, apriyori, kablettecrübîdir. Fakülteler ilim evleri olduğundan, bunlar mukayeseye, müşahedeye ve en sonunda da mümkün olursa, izaha çalışmaktadır. Yani birincisi sübjektif olduğu kadar, ikincisi objektiftir. O halde hükümetin şayan-ı dikkat olan isteği şudur: Bütün manasıyla ilim haysiyeti ve ilim karakteri taşıyan bir fakülte meydana getirmek. Öylesine bir fakülte ki, diğer fakültelerden hiç bir surette ayrılığı olmayacaktır.

Bizim istediğimiz İslâm İlâhiyatı Fakültesidir. Ama medrese değil, ilmi karakter taşıyan İslâm İlâhiyat Fakültesi. İslâm dinini; İslâm mezheplerini ilmî surette tedkik edecek bir ilmî fakülte.

İlâhiyat Fakültesini açmayı büyük bir olay olarak kabul ediyorum kendi hesabıma. Bunun feyizlerini ve nimetlerini daha sonra göreceğiz.

Şimdi benim nazar-ı dikkati celbetmek istediğim nokta şudur: Kısaca tebarüz ettireyim. İlahiyat Fakültesi İslâmiyet’i bütün olarak tetkik etmekle beraber metotlarında, meselelerinde müspet ilimlere dayanmalıdır. Bu budur, efkâr-ı umumiyece bu vuzuh faydalıdır.

Bu İlâhiyat Fakültesi Atatürk inkılâbından sonra ikinci defa Türkiye’de açılıyor. İlk defa Atatürk İnkılâbından sonra İstanbul Üniversitesi içinde kurulmuştu. O İlâhiyat Fakültesinde benim de mesuliyetim vardı. Bir nevi sosyoloji fakültesi yaptık. Fakat burada yani Fakültede İslami bilimler esas, sosyolojik bilgiler yardımcı olacaktır.

*

İslam dünyası XIX. yüzyıldan itibaren batıdaki iki gelişmeden oldukça etkilendi. Birincisi yukarıdaki konuşmada da ifade edildiği gibi pozitivist (müspet ilimlere dayanan) anlayışla ortaya konulan başta sosyoloji olmak üzere sosyal bilimleri adeta kutsama ve bunları dini bilimlerin yerine ikame etme. Hatta pozitivist yaklaşımla dinî bilimlere ayar çekme. İkincisi ise batıdaki Kitab-ı Mukaddes çalışmalarını Kur’an ve Hadislere uygulama. Bu iki çaba bizim köklü ilim geleneğimizin ihmal edilmesini ve ilimler sınıflamasının tersyüz edilmesini beraberinde getirdi.

Bizim eskiden hayatla yürüyen, yürürken yön veren, halka ve hakikate tepeden bakmayan bir ilim ve eğitim geleneğimiz vardı. Bunun yerini Batının ayrıksı, halka ve hakikate tepeden bakan ve adeta bir mühendisin cansız varlıklara şekil vermesi gibi canlı, akıllı ve iradeli insana biçim verme iddiasında olan bir yöntem aldı.

Hâlbuki kadim ilim sınıflamamız, önce dinî ve din dışı ayrımı yapıldıktan sonra dinî ilimler, kelam, fıkıh ve diğerleri şeklinde sıralanırdı. Müslümanca bir zihniyetin oluşması için kelam ilmi öncelikli bir konuma yerleştirilirken, hayatta en çok ihtiyaç duyulması bakımından fıkıh ilmine ikinci sırada öncelik tanınırdı. Bu iki ilim bir madalyonun iki yüzü gibi görülürdü. Mütekkellim aynı zamanda fakih, fakih aynı zamanda mütekellim idi. Kur’an ve Sünnet, başta bu iki ilim dalı olmak üzere, dinin ve dinî ilimlerin temel kaynağı hükmündeydi.

Müslüman bireylerin zihin kalıplarını belirleyen anılan kelam ve fıkıh alanlarının yerine batı dünyasında kaynaklara dönme anlayışının ve bilhassa müsteşriklerin çalışmalarının ve yönlendirmesinin etkisiyle Kur’an ve Hadis metinleri merkezli eğitim anlayışı öne çıkmaya başladı. Özellikle müsteşriklerin pozitivist bakış açısıyla İslam mezheplerini ve İslam tarihindeki siyasi çalkantı ve çekişmeleri öne çıkaran çalışmaları, aydınlar nezdinde mezheplere olan güvenin yıkılmasını beraberinde getirdi. Mezheplere olan güvenin yıkılması yukarıda anılan fıkıh ve kelam gibi iki köklü ilmin geri plana atılmasına hatta gereksiz görülmesine yol açtı. Belki de bu, müsteşriklerin bilinçli bir tasarrufuydu. Çünkü kelam ve fıkıh, oluşmuş ve tamamlanmış bir yapıyı bize bildirmekteydi. Bu oluşmuş ve tamamlanmış yapı üzerinden gidilerek yeni ihtiyaçlara ve gelişmelere cevap aramak kadim İslam zihniyetini korumak ve sürdürmek anlamına geliyordu. Kaynaklara dönmek adına bunları terk edip yerine mücerret Kur’an ve hadis metinlerini almak yeniden din inşa etmek veya Hz. Peygamber (sav) ve ilk üç neslin rolünü üstlenmek demekti. Her iki halde de kadim zihniyetin yerine yeni bir anlayış ikamesi söz konusuydu. Bu yeni anlayış ikame edilirken felsefî bakış ve din bilimlerinin pozitif zihniyeti de belirleyici ve adeta bir kalıp görevi gördü. Nitekim 1912 yılında İttihat Terakki iktidarınca yeniden şekillendirilen Ulumu’ş-Şeriyye Şubesi, 1924’de açılan İstanbul Dâru’l-Fünûn İlahiyat Fakültesi ve özellikle 1949’da açılan Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinin programlarında bu anlayışın yansımalarını fazlasıyla görmek mümkündür. Nitekim Ankara İlahiyat Fakültesinin ilk programında daha sonra İslam Hukuku adını alacak olan fıkıh ilmi ile kelam ilmi yer almamaktaydı. İlk Kelam Kürsüsü Hüseyin Atay tarafından 1974 yılında kurulabilmiştir. 1959’da açılan Yüksek İslam Enstitüleri ise kısmen bu anlayıştan uzak ve bütün İslamî İlimleri kucaklayan bir programla ortaya çıkmıştır. Yüksek İslam Enstitülerinin Ankara İlahiyat Fakültesinin sonraki programlarının yeniden düzenlenmesinde ve geliştirilmesinde etkisi büyük olmuştur. Günümüzdeki İlahiyat programları da bu etki doğrultusunda şekillenmiştir.

Tekrar konuya dönecek olursak, bir başka açıdan anılan yöntem ve çalışmayla sanki Müslüman dünyanın kendi köklerinden koparılarak Batı’ya bir şekilde eklemlenmesi düşünülmüş ve hedeflenmişti. Çünkü mücerret Kur’an metni ve hadîsler, çağın şekillendirdiği zihin dünyasıyla ele alınacak, bunu yanı sıra belli ayıklama ve tercihlerle çözümler ve öneriler getirilmesi söz konusu olacaktı. Zaten geleneksel zihin yapısından kopuş da işte tam bu noktadan başlamaktaydı. Bu gidişat ve anlayış, Kur’an ve hadîslerin modern akıl ile okunması, evrensel hukuk ve normlara aykırı hususların ayıklanması veya göz ardı edilmesi, insan hakları beyannamesi türü evrensel ilkelerle paralellik kurulmaya çalışılması ve detay (füru’/füruât) kuralların tarihsel olduğunun vurgulanması gibi pek çok sonuçlar doğurdu. Bu dönemde Kur’an bir konular kitabı, hadîsler ise çağın gereklerine uyuyor ve cevap veriyorsa birer kaynak, cevap vermiyor veya aykırı düşüyorsa reddedilmesi gereken uydurma sözler yığını olarak görülmeye başlandı. Kelam ve fıkıh bugüne cevap vermeyen fosil bilim yığınları hükmünde kabul edildi.

Bu anlayış, modernistinden selefîsine çok çeşitli ve geniş bir kesim tarafından temsil ediliyordu. Aslında bakıldığında modernistle selefî arasında çok da fark yoktu. Modernist sadece Kur’an metnini ve işine yaradığı kadarıyla hadis külliyatını kullanırken, selefî her ikisini de kullanmaktaydı. Bu iki anlayış birbirine sırt dönmüş aynı yerden duran iki kişi gibidir, durdukları yer aynı, sadece baktıkları yönler farklıdır. Yine her iki anlayışın ortak paydası bu iki kaynaktan adeta yeni bir din inşası gayretidir.

İslam ümmeti bütün modern zaman gayretkeşliklerine rağmen kökünden kopmadığı gibi bir dini eğitim kurumu olarak ortaya çıkan İlahiyat Fakülteleri de ümmetin fedakâr evlatlarının eliyle kökleriyle yeniden buluştu. Ancak İlahiyat Fakülteleri’ne yüklenen yük oldukça ağırdı. Çöken İslam medeniyetini yeniden diriltme görevi tek başına İlahiyat Fakülteleri’ne verilmişti sanki. Kadim medeniyetin devasa büyüklükteki her bir unsuru bir ders maddesi olarak program içine yerleştirilmişti. Sözgelimi hal-i hazırda uygulanan programda fıkıhtan kelama, hadisten tefsire, sanattan edebiyata, din bilimlerinden felsefeye, tarihten güncele ve oradan uygulamalı dersler olan hitabet ve sanat alanına kadar hemen her konuda ders bulmak mümkün. Bu kadar geniş müfredatlı fakülteler ne dün ne bugün, ne doğuda ne de batıda bulunmakta. Sözgelimi bizdeki İlahiyat Fakültesi’nin programı Arap dünyasında Usulü’d-din, Şeria, Da’ve ve Adab fakülteleri ile ancak karşılanabilir durumda. Öte yandan Edebiyat Fakültesi’nin tarih, sosyoloji, felsefe bölümleri ile Güzel Sanatlar Fakültesi’nin bazı bölümlerinde okutulan/okutulması gereken derslerin bir şekilde karşılığını İlahiyat Fakültesi’nin programı içinde yer almakta. Tarihî açıdan ise, fıkıh medreseleri, daru’l-hadîs, daru’l-kurrâ ve tekke dersleri sanki bu program içine yerleştirilmiş durumda. Yine 1900’de kurulan Dâru’l-Fünûn-i Şahâne’nin üç şubesinin (fakülte) bütün dersleri tek programa dönüştürülüp İlahiyat programı haline getirilmiş adeta. Tabi ki hepsini mükemmelen vermek mümkün olmadığından “hepsinden biraz” şeklinde bir yola ve uygulamaya gidilmiş. Tamamlanması ise lisansüstüne yani yüksek lisans ve doktora programlarına bırakılmış.

İşte tam bu noktadan başlayarak kutuplaşmadan, hırslarımıza ve heveslerimize kapılmadan İlahiyat Fakülteleri üzerine sağduyuyla düşünmek ve istişare etmek gerek.

Devam edecek inşallah…

Önceki İçerikBursalı Bir Tefsir Profesörü: Merhum Orhan Karmış Hocamız
Sonraki İçerikTarihin Hakikati Veya Hakikatin Tarihi
Cağfer KARADAŞ
1964 yılında Sivas merkez Kartalca köyünde dünyaya geldi. Kayseri İmam-Hatip Lisesini 1984, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesini 1989 yılında bitirdi. Aynı Üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsünde 1991’de yüksek lisansını, 1997’de doktorasını tamamladı. 1992-1993 yıllarında alanı ile ilgili araştırma yapmak için 8 ay Şam’da bulundu. Türkmenistan Devlet Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde 1999-2000 öğretim yılında ders verdi. 1999’da Yardımcı Doçent, 2004’te Doçent ve 2010 yılında Profesör unvanını aldı. 2012-2015 yılları arasında Abant İzzet Baysal Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı olarak görev yaptı. 2015 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu üyeliğine atandı. Hâlen Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kelam Anabilim Dalında öğretim üyeliği görevini sürdürmekte.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here