Faydalı İlim İnsana Ne Kazandırır? Ve Faydasız İlim Ne Kaybettirir?

0

Faydalı İlim İnsana Ne Kazandırır? Ve Faydasız İlim Ne Kaybettirir?*

İbn Receb el-Hanbelî (ö.795)

                                                                                   

Faydalı ilim insana iki şeyi gösterir. Birincisi: Cenâb-ı Hakkı ve onun layık olduğu güzel isimleri (Esmâ-i hüsnâ), yüce sıfatları ve göz kamaştırıcı fiillerini bilmeyi öğretir. Bunları bilmek ise, O’na karşı derin bir saygı duymayı, O’nu yüceltmeyi, O’ndan korkmayı, O’na karşı mehâbet, muhabbet, ümit ve tevekkül hisleri içinde olmayı, takdirine rıza ve imtihanlarına sabır göstermeyi gerektirir.

İkincisi: O’nun sevdiği, razı olduğu; hoşlanmadığı ve kızdığı inançları, açık ve gizli amelleri ve sözleri bilmeyi öğretir.

Bunları bilmek ise insana Allah’ın sevdiği, razı olduğu şeylere doğru koşmayı; sevmediği, hoşlanmadığı şeylerden uzaklaşmayı gerekli kılar.

İlim, sahibine bunları meyve olarak veriyorsa, o ilim faydalı bir ilimdir. İlim ne zaman faydalı olur ve kalpte yer ederse, kalp Allah’tan haşyet duyar, ona karşı münkesir olur, heybetinden, ona karşı hürmetinden, sevgisinden ve taziminden dolayı itaatkâr olur.

Kalp ne zaman Allah’a karşı haşyet duyar, itaatkâr olur ve münkesir olursa, nefsi az bir helalle kanaat eder, onunla doyar. Bu durum ise kişiye kanaat ve zühd içinde yaşamayı zorunlu kılar. Mal, câh, lüks yaşam gibi fani ve kalıcı olmayan şeylere karşı isteksiz olur. Bunlar ki sahibinin Allah nezdinde ahiret nimetlerinden nasibini eksilten şeylerdir –isterse sahibi Allah katında değerli olsun- İbn Ömer ve seleften diğerlerinin dediği ve merfu şekliyle rivayet edildiği gibi.

Bu durum kulla Allah arasında özel bir tanışıklığı beraberinde getirir ki kul isterse Allah verir, dua ederse icabet eder. Hadis-i kutside denildiği gibi: “Kulum bana nafilelerle yaklaşmaya devam eder, ta ki ben onu severim. (… ) Benden bir şey isterse onu mutlaka veririm, benden koruma isterse onu mutlaka korumama alırım.”[1] Başka bir rivayette de şu şekildedir: “Bana dua ederse mutlaka duasına icabet ederim.” Hz. Peygamber (s.a.v) İbn Abbas’a (r. a) yaptığı nasihatte kendisine şöyle demiştir: “Allah’ı koru ki Allah da seni korusun. Allah’ı koru, O’nu önünde bulursun. Bolluk zamanında Allah’ı tanı ki o da zorluk zamanlarında seni tanısın.”[2] Durumu o hâle gelir ki; kalbinde Allah’a dair özel bir marifet hâsıl olur. Onu kendisine yakın bulur, yalnız kaldığında onunla yalnızlığını giderir. Duasının, münacatının ve hizmetinin tadını duyar. Bunu ancak yalnızken de insanların yanındayken de Allah’a itaat eden kimse duyabilir. Vüheyb b. el-Verd’e (ö. 153)“Allah’a isyan eden itaatin tadını duyabilir mi?” denildiğinde, cevap olarak; “Değil isyan eden, aklından geçiren bile duyamaz.” demiştir.

Kul, bu tadı bulduğu zaman Rabb’ini bilir ve böylece aralarında özel bir marifet oluşur; artık kul ne zaman istese Rabb’i verir, ne zaman dua etse, Rabb’i duasına icabet eder. Şa‘vâne’nin, Fudayl kendisinden dua isteyince dediği gibi: “Rabb’inle aranda, istediğinde sana icabet edeceği bir şey, bir bağ yok mu?” Bunun üzerine Fudayl düşüp bayılmış. Kul, dünyada olsun, berzahta olsun, kabirde olsun birçok sıkıntılara duçar olur. Allah’la arasında böyle özel bir marifet olduğu zaman Allah bütün bu sıkıntıları bertaraf eder. Hz. Peygamber’in (s.a.v) İbn Abbas’a (r. a) yaptığı, “Allah’a kendini iyi günlerinde tanıt ki zor günlerinde seni tanısın/hatırlasın” şeklindeki tavsiyede işaret edilen husus da budur. Ma‘rûf’a, (ö. 200/815-16 [?]) “Seni toplumdan uzlete iten şey nedir? Ölüm mü, berzah mı kabir mi, cennet mi, cehennem mi” diye sorulduğunda, “Bütün bunlar Sultan olan Allah’ın elinde şeylerdir, aranızda özel bir marifet varsa, o bütün bunlara kâfidir.” demiştir.

Faydalı ilim kula Rabb’ini tanıtan, gösteren ilimdir ki böylece kul O’nu bilir, birler, O’nunla enis olur, O’ndan uzaktayken de yakındayken de utanır, sanki O’nu görüyor gibidir. Bu yüzden sahabeden bir grup şöyle demiştir: “İnsanlardan ilk kaldırılacak ilim huşudur.”[3] İbn Mesud (r.a) der ki; “Öyle topluluklar var ki Kur’an okurlar ve fakat okudukları boğazlarından aşağıya inmez. Kur’an kalbe inip, orada kök saldı mı fayda verir.”[4]

Hasan şöyle söyledi: “İlim iki çeşittir; dilde olan ilim ki Allah bunu yarın kıyamet gününde insanın aleyhine delil olarak kullanır. Diğeri kalpteki ilimdir ki faydalı olan ilim budur.” Selef şöyle söylerdi; “Üç çeşit âlim vardır: ‘Allah’ı ve Allah’ın emrini bilenler (Allah’ı bilmekten maksat, ilim sahibi olmak, emrini bilmekten maksatsa amel sahibi olmak olsa gerek); Allah’ı bilip emrini bilmeyenler; Allah’ın emrini bilip Allah’ı bilmeyenler. Bunların en mükemmeli ilk gruptakilerdir; bunlar Allah’tan korkan ve ahkâmını bilenlerdir.”[5] Bütün mesele kulun bildiklerinden hareketle Rabbine ulaşmasıdır ki böylece Rabb’ini bilir. Rabb’ini bildiği zaman da O’nu kendisine yakın bulur. Kul ne zaman Rabb’ini kendisine yakın bulursa, Rab onu kendisine yaklaştırır; duasına icabet eder.

Ahmed b. Hanbel (ö. 241/855), Ma‘rûf hakkında şunları söylemiştir. Ma‘rûf’ta ilmin aslı yani “haşyetullah” var.

İlmin aslı, Allah’tan korkmayı, O’nu sevmeyi, O’na yakın olmayı, O’na ünsiyet etmeyi, O’na arzu duymayı gerektiren; Allah bilgisidir. Sonra onu Allah’ın hükümlerini ve O’nun kulda görmeyi sevdiği ve görmekten hoşnut olduğu; söz, amel, hâl yahut itikadın ne olduğunu bilmek takip eder. Bu iki ilmi gerçekleştiren kimsenin ilmi faydalı ilimdir. Böyle bir kimse için, faydalı ilim, haşyet duyan kalp, kanaat sahibi nefis, makbul dua hâsıl olmuş demektir. Kim bu faydalı ilmi atlarsa, Hz. Peygamber’in (s.a.v) kendilerinden Allah’a sığındığı dört duruma düşmüş olur: Faydasız ilme sahip olan bir kimse için ilim bir vebaldir ve aleyhine delil hâline gelir, böylece ilminden faydalanamaz. Çünkü o kişinin kalbi Rabb’inden korkmamış, nefsi dünyaya doymamış, ona karşı hırsı ve arzusu arttıkça artmıştır. Bu kimsenin Allah’ın emirlerine uymaması ve gazap ettiği ve hoşlanmadığı şeylerden kaçınmamasından dolayı duaları kabul olmaz. Bu, ilmi faydalanılması mümkün olan bir ilimse yani kaynağı Kitap ve Sünnet olan ilimse böyledir.  Eğer ilminin kaynağı Kitap ve Sünnet’in dışında bir şeyse, bu faydasız ilimdir. Bundan faydalanılması mümkün değildir. Hatta zararı faydasından daha fazladır.

Faydası Olmayan İlmin Alameti

Faydası olmayan ilim sahibine kibir/büyüklenme, gurur, dünyada yücelik ve yükselme talebi ve dünya hususunda rekabet hissini, âlimlere karşı üstün gelme arzusu, cahillerle tartışma ve toplumun ileri gelenlerin dikkatini kendi üzerine çekmeyi kazandırır (telkin eder). Hz. Peygamber’den (s.a.v) gelen rivayette, “(…) kim bunlar için ilim talep ederse, cehennemdeki yerine hazırlansın”[6] buyurur.

Bu ilim sahiplerinden bazıları Allah’ı bildiklerini, O’nu talep ettikleri ve Allah’ın dışında ne varsa yüz çevirdiklerini iddia edebilirler. Bunu yaparkenki amaçları sultan vb.lerin gönlüne girmek ve onları kendileri hakkında hüsn-i zan ettirmek, tabilerini çoğaltmak ve bununla insanlara karşı kibirli davranmaktır. Bunun alameti, Ehl-i Kitap, Karamita ve Batini vb.lerinin iddia ettiği gibi, velilik iddiası ortaya koymaktır. Bu selefin aleni ve gizli nefislerini küçük görmeleri, onunla alay etmelerinin tersi bir durumdur. Hz. Ömer şöyle demiştir: “Kim kendisinin âlim olduğunu söylerse o cahildir. Kim mümin olduğunu söylerse, o kâfirdir ve kim cennette olduğunu söylerse o cehennemdedir.”[7]

Bunun alametlerinden bir tanesi de, hakkı kabul etmemek ve ona teslim olmamak ve hakkı söyleyene karşı, hususan insanların gözünde kendilerinden daha aşağı konumdaysa, kibirlenmek ve insanlar hakkı tanır korkusuyla batılda ısrar etmektir.

İnsanları mütevazı olduklarına inandırmak için, onların yanında nefislerini zemmediyormuş gibi görünürler. Bunu yapmakla, insanların övgüsüne mazhar olmak peşindedirler. Bu tabiîn ve tabiîn sonrası âlimlerin dikkat çektiği üzere, riyanın inceliklerindendir.

Övülmeyi istemek ve onu elde etmeye çalışmak gibi, sıdk ve ihlâsa münafi hâller kendilerinde görülür. Hâlbuki sadık kimse nefsinin nifaka düşmesinden ve su-i hatimeden korkar. Meşguliyeti, onu övgü ve beğenilmek gibi şeylerle ilgilenmekten alıkoyar. Bu sebeple faydalı ilme sahip olan kişilerdeki alametlerden birisi de, bu zevatın kendilerinde bir hâl yahut kendilerini bir makamda görmemesidir. Kalplerinden gelerek, tezkiye edilmek ve methedilmek gibi şeylerden hoşlanmazlar ve hiç kimseye karşı da kibirlenmezler.

Hasan-i Basrî (ö. 110/728) şöyle der: “Gerçek fakih, dünyaya değil, ahirete değer verir. Dini konusunda bilgili/şuurlu, ibadetine devamlıdır.” Bir diğer rivayette ise şöyle demiştir: “Kendisinden yukarıda olanı kıskanmayan, aşağıda olanla alay etmeyen kimsedir. Ve Allah’ın ilmini öğretme karşılığında herhangi bir ücret almaz.” Buna benzer bir söz İbn Ömer’den rivayet edilmiştir: “Faydalı ilme sahip olan kimselerin, ilmi arttıkça, Allah’a karşı tevazuu, korkusu, itaati de artar.” Seleften bazıları şöyle demişlerdir: “Gerçek âlimin Allah karşısında tevazuundan dolayı yüzünü yere koyması gerekir. Allah hakkındaki bilgisi artıkça, O’na karşı sevgi ve korkusu da artar.”

Faydalı İlmin Alameti

Faydalı ilmin belirtilerinden bir tanesi de, sahibine dünyadan, idarecilikten, şöhretten ve övgüden kaçmayı göstermesi ve buna götürmesidir. Bu tür şeylerden uzaklaşmak ve bunlara engel olmaya çalışmak faydalı ilmin alametlerindendir. Gayr-i ihtiyari böyle bir duruma düştüğü zaman, akıbeti hakkında ciddi bir korkuya kapılır. Şöyle ki bu durumun kendisi için bir istidraç olduğunu düşünür. Nitekim Ahmed b. Hanbel şöhreti yayılınca bu türden bir korku ve endişe yaşamıştır.

Aynı şekilde faydalı ilmin belirtilerinden bir diğeri de, sahibi, ilim iddiasında bulunmaz, sahip olduğu bilgiyi de başkalarına karşı böbürlenme aracı olarak kullanmaz. Sünnete ve Ehl-i Sünnet’e muhalefet edenler hariç kimseyi cahillikle nitelemez. Bu konuda Allah için buğzeder, nefsi için yahut birilerine üstünlük taslamak için değil!

İlmi faydasız olan kişiler ise, ilmiyle insanlara karşı kibirlenmekten ve onlardan daha üstün olduğunu ispat etmekten, onları cahil olarak görüp, sırf onlara üstün gelmek için onları eksik göstermekten başka yaptığı bir iş yoktur. Bu ise hasletlerin en çirkini ve adisidir. Muhtemelen, kendisinden önceki âlimleri cahillik, gaflet ve hata etmekle tavsif etmesi, kendisini sevmeyi ve öne çıkarmayı; nefsine karşı hüsn-i zan, seleflerine karşı ise su-i zan etmesine yol açmıştır.

Faydalı İlme Sahip Olan Kişinin Hâli

Faydalı ilme sahip olanlar ise bunun tam tersidir. Nefislerine karşı su-i zan, kendilerinden önceki âlimlere karşı ise hüsn-i zan ederler. Gönülden gelerek kendilerinden önceki âlimlerin üstünlüğünü; kendilerinin onların mertebelerine ulaşma hatta yaklaşma noktasındaki aczlerini ikrar ederler. Ebu Hanife’nin, kendisine Alkame (ö. 62/682) mi daha faziletlidir yoksa el-Esved (en-Nehaî ö. 96/714) mi diye sorulduğunda, söylediği şu söz ne kadar güzeldir: “Vallahi biz onların isimlerini ağzımıza alacak insanlar değiliz, nerede kaldı aralarında tercih yapalım…”

Sahip olduğu ilim faydasız olan kimse, laf üretme noktasında kendisini selef âlimlerinden üstün görür. Daha önce kimseye verilmemiş bir üstünlükten dolayı ilim yahut Allah katındaki derece noktasında kendisinin üstün olduğunu zanneder. Böylece kendisinden öncekileri tahkir eder ve ilimlerinin yetersiz olduğu iddiasıyla onlara karşı cüretkârlık eder. Zavallı bilmez ki selefin az kelam etmesi vera ve haşyetlerindendir. Eğer lafı uzatmak isteselerdi bunu çok rahatlıkla yaparlardı. İbn Abbas’ın din konusunda birbirleriyle tartıştıklarını işittiği bir topluluğa dediği gibi; “Bilmiyor musunuz ki Allah’ın öyle kulları vardır ki sağır ya da dilsiz olmadıkları hâlde sırf Allah korkusu onları susturmuştur. Onlar âlimdirler, fesahat sahibi hatiptirler, gayet akıcı konuşurlar, Arap tarihini bilen âl-i cenâb kişilerdir. Şu kadar var ki bu kimseler Allah’ı hatırladıkları vakit akılları başlarından gider, kalpleri münkesir olur, dilleri söylemez olur. Bu durumun farkına varıp, kendilerine geldikleri zaman halis amellerle Allaha koşarlar, kendilerini haddini aşmış olan kimselerden sayarlar. Bu kimseler zalim ve hata içinde olan kimselerin yanında son derece zeki ve dürüsttürler.  Şu kadar var ki sözü çok söylemezler azına da razı olmazlar.”

Ebû Nuaym ve daha başkalarının tahriç ettiği, Ahmed ve Tirmizî’nin de Ebû Ümâme’den tahriç ettiği hadiste, Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle dedi: “Hayâ ve kendini ifade edememe imandan iki şubedir. Müstehcen konuşma ve ağzın laf yapması da nifaktan iki şubedir.”[8] Tirmizî hadisin hasen olduğunu belirtmiş, Hâkim tahriç etmiş ve sahih bulmuştur. İbn Hibbân da Sahih’inde Ebu Hureyre’den gelen şu rivayete yer verir: “İfade gücü Allah’tan, meramını anlatamamak ise Şeytan’dandır. İfade gücüne sahip olmak demek çok konuşmak demek değildir. İfade gücü, doğruyu ayırt edebilmektir. Meramını ifade edememek de az konuşmak değil, doğruyu saçma görmektir.”[9] Muhammed b. Ka‘b el-Kurazî’nin (ö. 108/726 [?]) mürselleri arasında yer alan bir rivayette Hz. Peygamber’den (s.a.v) şöyle rivayet edilmiştir: “Üç şey vardır ki dünyada bunlar kul için bir nâkısa ahirette ise büyüklüktür. Bunlar ne büyük şeylerdir: Merhametli olmak, hayâ ve meramını ifade edememek.” Avn b. Abdillah (ö. 110/728 [?]) dedi ki; “Üç şey vardır ki imandandır: Hayâ, iffet ve meramını ifade edememek; dilin meramını ifade edememesidir, kalbin ya da amelin değil.” Bunlar ahirette artı olup dünyada eksiklik olarak kabul edilen şeylerdir. Ahirette artı olan hususlar dünyadaki eksilerden çok büyüktür. “… Bir kimse bir grup insanın yanına oturur, onlar da kendisini –öyle olmadığı hâlde- meramını ifade edemeyen biri gibi görürlerse o kimse kesinlikle ince anlayışlı bir Müslüman’dır.”

 

Kaynakça:

* Orijinal adı Fadlu ilmi’s-selef alâ ilmi’l-halef, (thk. Yahya Muhtar Gazzâvî, 1. Basım, Dâru’l-Beşâiri’l-İslâmiyye 1983) adlı eserinin s. 64-76 arasındaki sayfalardan seçkilerdir.

[1] Buhârî, Rikâk, 38.

[2] Tirmizî, Sıfatü’l-Kıyâme, 2516. Tirmizî hadisin hasen sahih olduğunu söylemiştir. İbn Receb Allah’ı koru, onun önünde bulursun” şeklinde başlayan rivâyet hakkında İbn Receb el-Câmi‘u’nâfi adlı eserinde, bu rivayeti Abd b. Humeyd’in Müsned’in’de zayıf bir isnatla rivayet ettiğini söylemiştir.

[3] Tirmizî, İlim, 2653.

[4] Buhârî, Tevhid, 57.

[5] Dârimî, her ikisini de mukaddimesinde zikretmiştir; Dârimî, et-Tevbîh li-men yetlubü’l-ilme li-gayri’llah, s. 102.

[6] İbn Mâce, mukaddime, h.no: 254; İbn Hibbân, Sahîh, h. no: 235; Hâkim, Müstedrek, 1/86.

[7] Suyûtî’nin naklettiğine göre bu söz Yahya b. Ebî Kesîr’e mevkuf bir haber olarak bilinmektedir. İsnâdı zayıftır. el-Hâvî, 2/7.

[8] Tirmizî, el-Bir ve’s-sıla, h. no: 2027; Hâkim, Müstedrek, 1/25. Hâkim rivayetin Buhârî ve Müslim’in şartlarına göre sahih olduğunu ama tahriç etmediklerini belirtmiştir.

[9] İbn Hibbân, Mevâridü’z-Zam’ân, (h.no: 2010) Hadisin, Utbe b. Seken hariç ricali sikadır. Dârakutnî bu şahsın metrûkü’l-hadis olduğunu söylemiştir.

Önceki İçerikMehmet Âkif Ersoy ve Son Mısralar
Sonraki İçerikBizim Evden Haberler
Celalettin DİVLEKCİ
1969 yılında Konya’da doğdu. 1994 yılında Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden mezun oldu. 1996 yılında SDÜ İlahiyat Fakültesine Araştırma Görevlisi olarak girdi. Sahası ile ilgili araştırma yapmak üzere bir yıl süreyle (1997-98) Ürdün’de bulundu. Yüksek lisansını SDÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel İslam Bilimlerinde tamamladı. Doktorasını Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde tamamladı. SDÜ İlahiyat Fakültesine Yrd. Doç. olarak atandı (2011). Hâlen aynı fakültede görev yapmaktadır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here