Bugünden Tarihe Tarihten Bugüne

0

Bugünden Tarihe Tarihten Bugüne

İznik’ten Yarhisar’a Tarihi Gezme

 

Efendim, bunca yıl Bursa’dayım, doya doya bir tarih ve kültür gezisi yapamadım. Gezmelerim oldu olmasına da tarihe ve ecdat mirasına yakışır şekilde olmadı. Şöyle bir Osman Çetin veya Mustafa Kara hocalarımızla tarihe doğru bir gezmeye çıkamadım. Şimdi Osman Hocanın “Bursa Gezileri” kitabını okuyarak telafi etmeye çalışıyorum.

Bu da benim eksikliğim, belki de vefasızlığım. Herhâlde içinde olduğumdan mıdır nedir, kıymetini bilemeyişim. Ne güzel demiş şair Hayalî Efendi:

“Cihân-ârâ cihân içindedir ârâyı bilmezler

Ol mâhîler ki deryâ içredir deryâyı bilmezler”

Deniz içinde olup da denizi bilmeyen balıklar gibi etrafımızda bir hazine yatar ama kıymetini idrak edemeyiz. Kim onlar? İşte biz!

Her neyse efendim! Bir gün telefonum çaldı. Salih Bahadır nam ağabeyimiz, aradılar, “Bir geziye çıkacağız, meşguliyetiniz yoksa siz de buyurun.” dediler. Davete icabet nezakettir deyip derhâl kabul ettik. “Arkadaşlık ve dostluk pekey demekle kaimdir.” demişler, doğru kelam etmişler, kitabın ortasından söylemişler. Yüce Rabbim hayırlar getire diyerek niyetine girdik ve sabahı bekledik.

Tarih 8 Ocak 2021, günlerden Cuma. Güzel insan Hasan Kırcali kardeşimizin nezaket gösterip evimizin önünden bizi almasıyla yola koyulduk. Zira korona belası burnumuzun ucunda. Vallahi burnumuzdan girip ciğerimizden çıkıyor, sistemi tahrip edip nefesimizi kesiyor. Biz de tedbirimizi aldık, üçlü kurala sık sıkıya uyduk: Temizlik, maske, mesafe. Zira dostluk kâr etmez bu illete. Vekilimiz Osman Mestan Bey de bize katıldı. Bütün unvanlar ve konumlar bir tarafa bırakıldı, herkes tarihi ve ecdat mirasını keşfetmenin keyifli dünyasına daldı.

Gezimizin ilk güzelliği, belediye başkanımız Kağan Mehmet Usta’nın güler yüzlü, samimi ve memnuniyet dolu karşılamasıydı. İlk görüşte ısınmıştım. Tevekkeli yani boşuna değilmiş, meğer başkanımız da bir Elbeyliliymiş.

Elbeyli deyip geçmeyin efendim! Bu, Anadolu’nun her yanında bulunan bir isim. Kimi yerde köy, kim yerde bölge, kimi yerde ilçe. Benim memleketim Sivas’ta tam kırk iki köyden oluşur Elbeyli bölgesi. Benim köyüm de bunlardan biri. Kırk iki kere maşallah desek yeridir. Muhterem eşimin memleketi Kilis’te bir ilçe, Mersin, Urfa, Maraş, Tokat’ta bir veya birçok köy. İznik’te de bu köylerden bir tane var. Bunlar daha benim bildiklerim. Bilmediklerim ne kadar, Allah bilir. Bu Elbeylililer büyük bir aşiretmiş. Selçuklu ve Osmanlı’nın iskân politikası gereği böyle dağıtılmışlar, Anadolu’nun her yerine serpiştirilmişler.

Her neyse gezimize büyük nezaket gösterip başkan vekilimiz Zeliha Peşte hanımefendi mihmandar olarak katıldılar. Çok da iyi ettiler. Biz ondan daha iyi bilecek değiliz İznik’i. Bir güzel gösterdi bize tarihî eserleri…

İznik de İznik’miş meğer! Gözün erdiği, elin değdiği her yerden tarih fışkırıyor. Altında Roma/Bizans, üstünde Selçuklu/Osmanlı. Roma putperestliğinden Hıristiyanlığa oradan İslam’a büyük bir serüven geçirmiş bir şehir. Şimdi tam yerini bulmuş. Bir güzel İslam şehri olmuş. Ne eserler dikmiş ecdat buraya. Mescit, medrese, han, hamam gibi nice nadide eserler yapmışlar şehrin her bir yanına; Nilüfer Hatun kondurmuş bir güzel imaret fakir fukara yararına, şehrin tam ortasına.

*

Eskinin beyleri de hanımları de bir başka

Kimisi işte, kimisi aşta, kimisi savaşta

Ama her biri yararlı bir uğraşta…

Gençler, çocuklar bile tatlı bir telaşta

Her biri iyilik ve güzellik yolunda yarışta

*

Niyet halis, hedef rıza-yı Bâri olunca

Taşı taşın üstüne koyunca

Ortaya çıkar işte böyle eserler

Her sokak başında, her yol boyunda…

*

Bu güzel eserlerden biri de Süleyman Paşa Medresesi. İlk Osmanlı medresesi diye tanıtılır. Ama ilk mi, bilinmez. Bu konuda Salih Bahadır ile tarih yarışına girilmez. Muhterem ne bulduysa okumuş, içi dışı tarih dolmuş. Vekilimiz Osman Bey de tarih konusunda fena değilmiş maşallah. Benim de azıcık bilmişliğim var. Arada bir tatlı tartışma kopmadı değil. Yok, o değil bu; orası değil burası…

Benim bildiğim ilk medrese Orhan Gazi’nin yaptırdığı eser olmalı. İlk müderrisi de Kayseri’li Davud, nâm-ı diğer Davud-ı Kayserî. Osmanlı’ya epey hizmetleri olmuş. Ömrünün son on beş yılını burada geçirmiş. Bu topraklarda yüksek eğitimin temelini atmış. Asıl memleketi bugün İran topraklarında Save şehri. Bu ismi Rahmet Peygamberi’nin doğumuyla ilgili olaylar anlatılırken “Save gölü kurudu.” ifadesinden hatırlarsınız. Ailesi oradan gelip Anadolu’nun Erciyes eteklerinde kurulmuş Kayseri şehrine yerleşmiş. Oranın suyunu içmiş, ekmeğini yemiş. Tıpkı benim gibi. Yıllarım geçti o şehirde efendim, nasıl anmayayım? Yedi yıl okuduğum Kayseri İmam-Hatip Lisesi unutulur mu hiç? Ne güzel günlerdi o günler! Ne muhterem hocalarım, değerli dostlarım, arkadaşlarım oldu. İlk göz ağrım da orada Argıncık Selçuk İlkokuluydu.

İşte bu büyük âlim Kayserili Davud çıkmış Kayseri’den, Karaman’a uğramış, oradan Mısır’a, oradan Horasan’a, oradan memleketi Save’ye, Urmiye’ye gitmiş. Büyük âlim ve sufî Abdurrezzak Kaşanî’nin dizi dibinde yıllarını geçirmiş, alacağını almış, ilim heybesini doldurmuş, doğru İznik’in yolunu tutmuş. İznik’teki ilk Osmanlı Medresesinin baş müderrisi olmuş. İyi de etmiş! İznik’te güzel insanlar yetiştirmiş. Onun izinden gitmiş, nice âlimler, fazıllar; nasihatlerini dinlemiş nice devletliler. Mezarını gördük biraz garipçe, ama etrafı düzeltilmiş epeyce. Bir ulu çınarın duldasına sığınmış öylece, ama unutulmamış, çokça uğrayanı ve dua edeni de varmış.

Maalesef, ilk medrese olan bu İznik Medresesi’nden, diğer adıyla İznik Orhaniyesi’nden eser kalmamış. Daha nice eserler kaybolmuş, Eşrefoğlu Rumi’nin dergâhı bile yok olmuş. Kalan bir dikili minare, o da olmasa, yoktur bir emare. Yanı başındaki Hacı Özbek Mescidi İznik’in en eski camisiymiş, önüne yapılan betonarme bir ekle yazık edilmiş, âdeta önü perdelenmiş, yüzü gölgelenmiş; yapılan garip bir mihrapla iç sadeliğini de yitirmiş.

 Günlerden Cuma. Koronalı günler de olsa yetişmeliyiz cemaate. Artık omuz omuza saf yok. Herkes birbirinden uzakta. İmaretin yanındaki İznik Yeşil Cami’nin bahçesinde niyet ettik namaza. Rahman’ın huzurunda durduk niyaza…

Bu yüzden biraz acele gezdik Nilüfer Hatun İmareti’ni. Orası şimdi müze olmuş, içerde Osmanlı eserleri dışında Bizans mezar taşları. Nazik ve kibar müze müdürümüz ve müze tarihçisi hanımefendi bir mezar taşına dikkatimizi çekti: Üzerinde hiçbir resim ve heykel yok. Bu mezar taşı ilk Hıristiyanlara aitmiş. Üzerinde sadece belli belirsiz haç kabartması bulunmakta. Çünkü Roma/Bizans mezar taşları yani lahitler heykel yığıntısı âdeta. Kafada putperestlik olunca mezarları böyle oluyormuş. Bu mezar taşından da anlıyoruz ki Hıristiyanlığın erken dönemlerinde Yahudiler de olduğu gibi resim ve heykele mesafeli durulmuş. Bu lahit de bu tespitin açık ve net bir delili, ama aynı zamanda Bizans kültürünü kabullenişin ilk örneği.

Dinler tarihçimiz Muhammet Tarakçı Hocanın tabiriyle “Bizans Hıristiyanlaşmış ama Hıristiyanlar da Bizanslılaşmışlar.” Değerlerini ve inançlarını bir tarafa atıp putperestliğin bütün figürlerini almışlar. Kiliselerini, manastırlarını, mezarlarını resim heykelle doldurmuşlar. Kıblelerini bile doğuya dönük yapmışlar. İznik’in bunda payı büyük. Allah’tan İslam aynı akıbete uğramamış.

İznik’in payı büyük dedik. Hıristiyanların Bizanslılaşması bir ölçüde burada olmuş. Bizans kralının İznik sarayında birincisi M. 325, ikincisi M. 787’de olmak üzere iki konsil toplanmış. Bugünkü dört İncil burada kanonik yani meşru ilan edilmiş, diğerleri geçersiz ve yok hükmünde sayılmış. Ayrıca Hz. İsa’nın Tanrı’nın aynı özden ezelî ve ebedî oğlu olduğu inancı da burada resmileştirilmiş. Hz. İsa’yı ezelî değil, yaratılmış kabul eden Arius ve takipçileri Aryanlar burada aforoz edilmiş. İkon denilen resim ve heykellerin kutsanması burada karara bağlanmış. (Bu bilgiler için bkz. Mehmet Aydın, I.ve II. İznik Konsillerinin Hıristiyanlık Açısından Önemi, Uluslararası İznik Sempozyumu, haz: Ali Erbaş ve diğerleri, 5-7 Eylül 2005, İznik)

Her neyse, biz yolumuza devam edelim. Değerli belediye başkanımızın güzel bir cemilesinden sonra İznik’teki son ziyaretlerimiz yaptık. Ta Kırgızistan’dan gelip burada vefat etmiş olan Kırgızların türbesinde dua edip seyir tepesini gördük, oradan bütün bir İznik’i seyrettik. Ayrılırken büyük âlim Kayserili Davud ve büyük sufi Eşrefoğlu Rumî’nin mezarlarına uğradık, birer Fatiha hediyemizi yolladık.

Tam bitti dediğimiz yerde, meğer bitmemiş. Salih Bahadır ağabeyimizin tarih merakı biter mi? Bizi aldı, Yenişehir’in bir köyüne götürdü. Kendi adıma biraz da gönülsüzdüm. Yorulmuşum, akşam olmuş, gideceğimiz yer bir köy. Zaten ben bir köy çocuğuyum. Ne işim var köyde. Bunlar, içimden geçen duygulardı. O zaman hiç sezdirmedim ama aha da burada yazmış oldum.

Peki, sonuç ne? İyi ki de gitmişim! Bütün o düşüncelerim alt üst oldu. Hatta büyük bir mahcubiyet içime doldu. “Neden buraya daha önce gelmedim?” diye de epey bir hayıflandım.

Efendim! Yarhisar isminde bir köy burası. Yar ve hisardan oluştuğuna göre burada hem bir dağ hem de o dağın eteğinde muhkem bir kale olmalı. Dağ kalmış ama kaleden eser yok.

Kale dayanamamış Orhan Gazi’ye ve teslim olmuş. Sadece kale mi? Güzeller güzeli Nilüfer Hatun da. Hem teslim olmuş, hem İslam olmuş. Güzelliği İslam’da bulmuş. Anlatıldığına göre, ne güzel bir Müslüman kulmuş! Her ayak bastığı yere adına İslam eserleri kondurmuş. İşte bu köy, bunun en güzel şahidi.

Bir cami, bir çeşme, bir de hamam. Hamamda yıkan, çeşmede abdestini al, gir camiye, teslim ol ulu Rabbine… Zira temizlik imandan, teslimiyet namaz ve niyazdan…

Nilüfer Hatun bu köyden. Dönemin Yarhisar tekfurunun kızı. Orhan Gazi’ye gelin olmuş. Orhan Gazi de hem hanımının hatırı olsun hem de hatırası kalsın diye o köye işte bu üç güzel eseri yaptırmış. Arkadan gelen torunlarından II. Abdülhamid Han da vefakârlığını göstermiş, camiyi bir güzel tamir ettirmiş. Bize de düşen bu hatıralara saygı göstererek çeşmesinde bir abdest alıp camisinde namaz kılıp ruhlarına bir Fatiha göndermek kalmış.

Unutmadan söyleyelim, bu köyde çok ilginç bir de şelale var. Yukarıdan aşağıya akan su, dağı âdeta ikiye bölmüş. Tepeyi iki hörgüçlü deve sırtına döndürmüş. Allah vermiş, kulları da esirgememiş. Tarihiyle, tabiatıyla, güzel insanlarıyla ne güzel bir yer olmuş!

Tarih deyince, aşka gelen, vecde kapılan Salih Bahadır ağabeyimiz daha nice yerleri gösterecekti de çok yorulmuştuk kıyamadı bize. Artık onlar da bir başka sefere…

Efendim böylece sonlandı bizim İznik-Yarhisar tarihî gezimiz. Rabbim size de nasip etsin! Tarihi bizden ayırmasın, bizi de tarihe vefasızlık edenlerden etmesin… Bu geziye vesile olan, emeği geçen ve ekmeği nasip olanlardan da Allah razı olsun…

Önceki İçerikDemlenmek
Sonraki İçerikGün 28 Ay Şubat Yıl 97: Vicdanların Buz Kestiği Bir Günün Hikâyesi
Cağfer KARADAŞ
1964 yılında Sivas merkez Kartalca köyünde dünyaya geldi. Kayseri İmam-Hatip Lisesini 1984, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesini 1989 yılında bitirdi. Aynı Üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsünde 1991’de yüksek lisansını, 1997’de doktorasını tamamladı. 1992-1993 yıllarında alanı ile ilgili araştırma yapmak için 8 ay Şam’da bulundu. Türkmenistan Devlet Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde 1999-2000 öğretim yılında ders verdi. 1999’da Yardımcı Doçent, 2004’te Doçent ve 2010 yılında Profesör unvanını aldı. 2012-2015 yılları arasında Abant İzzet Baysal Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı olarak görev yaptı. 2015 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu üyeliğine atandı. Hâlen Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kelam Anabilim Dalında öğretim üyeliği görevini sürdürmekte.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here