Gün 28 Ay Şubat Yıl 97: Vicdanların Buz Kestiği Bir Günün Hikâyesi

1

Soğuktur Şubat günleri. Başı da soğuk sonu da. Oynaktır biraz da sonu. Bir 28 olur bir 29. Şu post modern darbenin o güne denk gelmesi tesadüf müdür acep? Tesadüf müdür, kurtların şehre inmesi o günlerde? Koyunların büzüşmesi, kuzuların meleşmesi, mazlumun ensesinde zalimin soğuk nefesi. Bütün bunlar tesadüf müdür? Yoksa sabitesi olmayan kafalara göre yapılmış bir ayarlama mıdır bu?

Söyleyin akyazmalı nineler, alyazmalı anneler, başı önünde halalar ve teyzeler, utangaç tazeler… Siz söyleyin ki suları kaplayan buzlar kırılsın, çatıları tutan karlar erisin, sokakları örten puslar silinsin, kurt ile kuzu ayırt edilsin…

Sizin yüreğinizdir her şeyi ısıtan, buzları eriten, soğukları sıcak kılan, karanlıkları ışıtan…

Bakmayın sizin yazmanıza, örtünüze, giysinize söz söyleyenlere, laf atanlara, takılanlara… Onlar aynanın karşısına geçip kendi kültürlerine, değerlerine ve medeniyetlerine yabancılaşmış kafalarına baksınlar. Efendilerinin karşısındaki ezik ruh hallerini görsünler…

Bakmayın! Neticede Allah’ın dediği olur. Onların davası dünyada kalır, ya çürür kaybolur, ya yanar kül olur, zamanın yelinde savrulur.

Oldu da nitekim. Sizin duruşunuz kaldı, yüreğinizdeki sevgi, vicdanınızdaki sızı, içinizdeki umut ışığı…

Şubat’ın soğuğuna razıydık. “Kış kışlığını göstermeli” derlerdi eskiler. Şubat da soğuğunu gösterecekti elbet. Zaten tecrübeliydik ona ve hazırdık. Ama soğuktan buz kesen vicdanlara değil; kaskatı olmuş kalplere, donmuş yabancılaşmış suratlara, yad yabanla tıkanmış kulaklara, kapkara is çökmüş gözlere, ruhu yabancılaşmış bedenlere, içi boşalmış cesetlere hiç hazır değildik.

Sakın karıştırmayın! Bizler öyle rakamlarda, günlerde, aylarda uğursuzluk arayanlardan değiliz. Eşyada ne şeamet ararız ne de keramet, Hakk’ın yarattığında vardır bir hikmet, yeter kişide olsun güzel bir niyet, Allah nasip eder hem hidayet hem istikamet. Bizler bunu bilir, buna inanırız.  O yüzden ne aylardan Şubat’a ne günlerden 28’e takılıp kalırız. O günün kendisine değil o günde olanlara; vicdansızlıklara, kalpsizliklere, ciğersizliklere ve ruhsuz hallere bakarız. Rakam ve gün takıntılarının medeniyetimizde yeri olmaz. Bundandır, dinimizde hurafelere itibar olunmaz.

Ama ne ki, Yüce Allah’ın verdiği her emri tam yerinde ve tam zamanında yaparız. Bunu kulluğun gereği olarak yaparız. Biz, O’na kul oluruz, onların efendilerine değil. Her şeyi yaratan Yüce Rabbimize yönelir, her şeyin O’ndan geldiğini biliriz. Yarattığı her şeyin bir hayır bir de şer tarafının olduğunu Kitab’ından öğreniriz. Hayra yönelir, şerden uzak dururuz. Hele ki şu imtihan meydanında, çift kutuplu insanların dünyasında. Uykuda, uyanıklıkta hatta rüyada.

Olmadı mı? Kimileri hayallerle, kimileri rüyalarla kandırdı bizi. Yüzleri ne kadar aydınlıksa, içleri o kadar karanlıktı. Zira küp içindekini sızdırırdı. O yüzden hep karanlıkları kolluyorlardı,  yarasalar gibi gece karanlığında saldırıyorlardı.

Sağdan girdiler, soldan çıktılar; bu taraftan göründüler, o tarafa döndüler; buradan aldılar, orada sattılar; milletine uzak, onlara uşaktılar; bizlere diklendiler, onlara eziktiler… Hâsılı hayatları hesaptı, sonları bataktı. Batsınlar da beter olsunlar!

İşte böyle dostlar! Şubat’ın 28’inde başladı baskılar, baskıcı kararlar ve despotluklar. Bir başka sürümleriydi 27 Mayıslar, 12 Martlar, 12 Eylüller, 15 Temmuzlar. Bin yıl sürecek dendi, Allah’a şükür ki, sayılı günlerle geçti. Sevinçleri kursaklarında kaldı. Onlar bunu ebedi sandı, güya dünyaya kazık kakacaklardı. Unutmuşlardı her şeyin geçici oluğunu, göllerin donduğunu, çimenlerin kuruduğunu, güllerin solduğunu… Evrenin bir yaratanının ve yöneteninin olduğunu.

Nerede şimdi o haddi aşanlar, esip gürleyip taşanlar, başörtüsüyle savaşanlar?

Gencecik çocukları kovalatanlar, okulların önüne barikat kuranlar, üniversite kapılarını bu toprağın insanına kapatanlar, derslerden öğrenci atanlar, bir makam-mansıp uğruna eşini dostunu satanlar… Sahi nerede şimdi onlar?

Bir de, bir batıp bir çıkanlar, bir görünüp bir kaybolanlar, yağmur nereye yağarsa tarlasını oraya taşıyanlar, ilk gelen trenin ön vagonuna kurulanlar…

İşte böyle, her zaman olduğu gibi o günün de fırsatçıları türedi. Allah bazılarına aradıkları fırsatları verdi, aslında onları öyle denedi. Bu bir imtihandı ama onlar görmediler. Görünmeyeceklerini zannettiler. O zaman görünmeyenler, bir imza atmaktan bile kaçınanlar, yine tuttular köşeleri. Tatlı su mücahitleri, görmediğinin şahitleri, bilmediğinin müdafileri…

O günlerde sakalsız bıyıksız kamufle olanlar, şimdilerde göbeklerine kadar sakal uzatanlar…

Eee… gün biter günler geçer, kurulur mahşer, herkese verilir defter. İlahi adalet kılı kırk eder, ölçer biçer, onları da hesaba çeker…

Neleri gördük, kimleri tanıdık, nice tecrübeler edindik o günlerde. Olana sevindik, olmayana sabrettik. Çalıştık didindik. Ne edindiysek Rabbimizin inayetiyle edindik, bugünlere geldik, bin şükür dedik, vesile olan kullarına da teşekkürü borç bildik. Ellerimizi semaya kaldırıp “Rabbimiz o günleri bir daha bu millete göstermesin!” diye dualar ettik.

O günlerin gerçek kahramanları, bugünlerde unutulsa da adları, ötede elbet ortaya çıkacak şanları. Ama kalacak milletin sinesinde namları… Zaten onlar dünya namı, şanı ve şöhreti peşinde değildiler; niyetleri ilahi rızaya ermekti, erdiler; sevap bohçasını derdiler; daha geçenlerde duydum, sessiz sedasız bu dünyadan göç ettiler… Hoşnut olundukları ve hoşnut olacakları müjdesiyle sevindiler…

Peki, nerede şimdi, haddi aşanlar, çizmeden taşanlar, başörtülü eş üzerinden çatışma çıkartanlar, gencecik çocukların başörtüsüyle savaşanlar?

Onlar da yerlerini alacaklar, adalet terazisine konacaklar, hak ettikleri karşılığı bulacaklar; o mağdur ve mazlum gençlerin nefeslerini enselerinde duyacaklar. Uzak değil, yakında. Kimse kalmadı bu dünyada, kalmayacak bundan sonra da. Herkes toplanacak ilahî huzurda. Kuzunun hakkı kurttan alınacak, ak koyun kara koyun orada birbirinden ayrılacak.

Ama istiyoruz ki, burada da adalet bir nebze olsun gerçekleşsin! Haksızlığa uğrayanların belki bütün kayıpları değilse de, en azından yok edilen itibarları iade edilsin.

Yoksa toplayıp geri veremeyiz onların gözyaşlarını, onaramayız kırılan kalplerini, kaldıramayız yıkılan umutlarını, iade edemeyiz yok edilen geleceklerini. Ama hiç değilse yüreklerine bir su serpebiliriz. Bir gönül alma teşebbüsünde bulunabiliriz. Umutlarını tazeler, yeni nesillere aktarabiliriz. Gelecek kuşakların kaygılarını dağıtır, ufuklarını aydınlatır, umutlarını artırabiliriz… Bunu yapabiliriz!

Önceki İçerikBugünden Tarihe Tarihten Bugüne
Sonraki İçerikFelsefe Nedir?
Cağfer KARADAŞ
1964 yılında Sivas merkez Kartalca köyünde dünyaya geldi. Kayseri İmam-Hatip Lisesini 1984, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesini 1989 yılında bitirdi. Aynı Üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsünde 1991’de yüksek lisansını, 1997’de doktorasını tamamladı. 1992-1993 yıllarında alanı ile ilgili araştırma yapmak için 8 ay Şam’da bulundu. Türkmenistan Devlet Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde 1999-2000 öğretim yılında ders verdi. 1999’da Yardımcı Doçent, 2004’te Doçent ve 2010 yılında Profesör unvanını aldı. 2012-2015 yılları arasında Abant İzzet Baysal Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı olarak görev yaptı. 2015 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu üyeliğine atandı. Hâlen Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kelam Anabilim Dalında öğretim üyeliği görevini sürdürmekte.

1 YORUM

  1. Hocam yüreğinize,aklınıza,dilinize sağlık.Rabbim sizden razı olsun.Ne güzel ifade etmişsiniz.28 Şubat soğuğunun mağdurlarından biri olarak ben de ahirette size şahitlik etmek istiyorum

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here