Her Devrin Âdeti: Eskiye Övgü Yeniye Yergi

0

 

Efendim, her dönemde âlimler, kendi dönemlerinin kötüye gittiğini, eski zamanların ne kadar da iyi olduğunu anlatmışlar. Halk arasında bir söz vardır: “Gelen gideni aratır.”  Özellikle yaşadığı hayattan memnun olmayanlar, her gelen günün sıkıntı getirdiğini görenler, hep kötü gelişmelere maruz kalanlar, olumsuz tecrübeler yaşayanlar için dün bugünden, geçmiş günümüzden mutlaka çok daha iyidir. Çünkü “Ateş düştüğü yeri yakar.” ve yaktığı zaman acıtır.

Bir de “Kaçan balık büyük olurmuş.” sözü var. Demek ki insanlar ellerinden kaçırdıklarını ya da kaçırdıkları fırsatları gözlerinde o kadar büyütüyorlar ki şu anda ellerinde olan, gözlerine küçük görünüyor. Çünkü insan için ulaştığı veya elde ettiği şey, artık kendisinin olmuş, sıradanlaşmış ve büyütülecek tarafı kalmamıştır. Zaten insan iki şeyi gözünde büyütüyor: Kaçırdığı ve hedeflediği. Kaçan balık sözü, kaçırdığını ne kadar büyüttüğünü anlatıyor.

Gelecektekini yani hedeflediğini ise “Aşk vuslat ile bitermiş.” sözü anlatır. Demek ki, ulaşana kadar gözünde çok büyük, gözü karartmaya bile değer. Belki de karasevda sözü böyle ortaya çıkmış. Ama bir de sevdiğine ulaşınca, her zaman elinde her yerde yanında olunca, artık sıradan bir şey. Ama kaçırınca gene gözünde büyütüyor, hatta zorbalaşıyor: “Ya benimsin ya kara toprağın.” Bundandır işte Rahmet Peygamberi’nin “Sevdiğini ölçülü sev!” buyurması. Çünkü ölçüsüzlük zorbalığı ve magandalığı getiriyor.

Bu her zaman böyle olmuş. Kaçan ve arzulanan gözde büyümüş, yakalanan ve tadılan küçülmüş gitmiş. Öyleyse kaçan eskidedir ve eski güzeldir. Yaşanan hayat hissedilendir, çetindir, zorludur ve acıları çekilmezdir.  Geçmiş ise artık hayaldir, istediğin gibi kurgula, hayal senin hayalindir!

Neyse lafı uzatmayalım, biz gelelim geçmişten örneklere:

  1. ESKİ YENİ İLİM TALİBİ

Kahramanımız, İbn Kuteybe Dîneverî. Kûfe’de doğmuş, Bağdat’ta yaşamış. Hicrî 276; Miladi 889’da dünyadan ayrılmış. Döneminde Kur’an ilimleri, hadis, dil, edebiyat, tarih konularında üstat. Ünlü edip Cahız’a kafa tutacak kadar kendine güvenen. Aynı zamanda iyi bir eleştirmen. Ciddi ve değerli eserleri var. Bizim nakilde bulunacağımız eseri: el-İhtilâf fi’l-lafız –er-Red ale’l-Cehmiyye ve’l-Müşebbihe. Türkçesi, dildeki sözcükler hakkında ihtilaf. Alt başlığı, ilahî sıfatları yok sayan Cehmiye ile bu sıfatları yaratılmışların sıfatları gibi kabul eden Müşebbihe’ye yani insanbiçimcilere eleştiri. Kendisi bu ikisinin ortasında duruyor, orta yolu tutuyor. Kitabın girişinde ilim konusunda yeni yetmelerden umutsuzluğunu dile getirmiş.

“Eskiden ilim talibi, öğrenmek için ders dinlerdi, uygulamak için bilgi öğrenirdi. Hem kendisi hem de başkaları istifade etsinler diye Allah’ın dinini anlama gayreti içinde olurdu.

Şimdilerde ilim talebesi bilgi toplamak için ders dinliyor. Etrafındaki insanlara anlatmak için biriktiriyor. Başkasına üstün gelmek, büyük görünmek ve hava atmak için ezberliyor.”

  1. ESKİ YENİ TASAVVUF ERBABI

Buradaki kahramanımız, Ebû Bekir Muhammed Kelâbâzî veya Gülâbâdî. Maveraünnehir’in incisi Buhara’dan. Hicrî 380; Miladi 990’da ayrılmış dünyadan. Başka hiçbir eseri olmasa bile et-Taarruf li Mezhebi Ehli’t-Tasavvuf adlı eseri yeter.  Eser isminden de anlaşılacağı gibi tasavvuf ehlinin görüşlerini bilmeye dair. Eserin Kahire baskısında isminin altında şöyle bir not düşülmüş: “Taarruf olmasaydı, tasavvuf anlaşılmazdı.” Eh, doğru söze ne denir. Eserin kıymeti için bu söz yeter.

Eserin girişinde bu zat da yenilerden şikâyetçi.

“Bakın hele şimdilere: İçerik gitti, isim kaldı; hakikat gitti resim kaldı. Tahkik kolye, tasdik ziynet oldu. Tasavvufu bilmeyen sufilik tasladı, hiçbir niteliğini taşımayan sufilik elbisesine büründü. Diliyle ikrar eden davranışlarıyla yalanladı. Sözleriyle tasavvufu dillendiren doğruluğuyla gizledi. Tasavvufta olmayanı tasavvufa soktu ve böylece hak olanı batıl kıldı. Yolun bilenini cahil saydı. Hakikat ehli yalnız kaldı, tasavvufu bilen gayretinden sukut etti. Kalpler yoldan uzaklaştı, insanlar yüz çevirdi. İlim de ehli de; açıklayan da açıkladığı da geçti gitti; artık cahiller âlim sayıldı, âlimler de bir köşeye itildi.”

  1. ESKİ YENİ İLİM ERBABI

Buradaki kahramanımız ise Muhammed b. Yusuf Senusî. Âlim ve sufî. Her alanda çok iyi. Cezayir’in Tilimsan şehrinden. Hicrî 895; Miladi 1490’da dünyadan ayrılmış. Kuzey Afrika’nın yıldız âlimlerinden. Kelam alanında güzel eserleri var. Küçük, orta, büyük diye isimlendirilen kelam eserleri kaleme almış. Anlayacağınız her kesime hitap etme kabiliyeti olan bir kelam ve kalem erbabı. Elimizdeki eser Ümmü’l-Berahîn adlı küçük risalesine kendisinin yazdığı şerh. Kitabın tam ismi: Şerhu Ümmi’l-Berâhîn (İstanbul: Haşimi Yayınları 2014, s. 12-13)

Bu kitaptan naklediyoruz üstadın şikâyetini:

“Bu zamanda kelam ilmini tam kavrayan ne çok azaldı. Zamanımızda cehalet denizi kabardı, batıl olanı her tarafa yaydı. Hakkı inkâr eden ve hak ehline kin besleyen dalga boyları etrafta kaldı. Batıl aldanmışlık süsüyle süslendi. Ne mutlu inancını tahkike muvaffak olana ve zahir ve bâtınıyla bunların gereğini bilene ve yerine getirene!”

GELELİM GÜNÜMÜZE

Aksakal nam hocalarımızdan Celal Kırca Beyefendiyle telefonda konuşurken şöyle bir cümle kurdu: “Biz bilgi peşindeydik, şimdikiler belge peşinde.” Demek ki diplomaya sahip olmak bilginin önüne geçmiş durumda.

Eskilerin çok önem verdiği icazet bile ayağa düştü. Öyle adamlar var ki fabrikasyon usulü icazet dağıtıyorlar, bir de dönüp övünüyorlar.

2014 yılında Nevşehir/Kozaklı’da İsav ile Kayseri Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesinin ortaklaşa düzenlediği çalıştayda sunduğum tebliğin sonuna şöyle bir cümle yazmıştım:

Bizim eskiden hayatla yürüyen, yürürken yön veren, halka ve hakikate tepeden bakmayan bir ilim ve eğitim geleneğimiz vardı. Bunun yerini Batının ayrıksı, halka ve hakikate tepeden bakan ve âdeta bir mühendisin cansız varlıklara şekil vermesi gibi canlı, akıllı ve iradeli insana şekil verme iddiasında olan bir yöntem aldı.”

Söz çok, burada bitirelim.

Son sözümüz Yüce Rabbimize hamdimiz olsun.

Önceki İçerikTeoman Duralı’nın Ufülüne Tarih
Sonraki İçerikHz. Peygamber ve Dinin Anlaşılması
Cağfer KARADAŞ
1964 yılında Sivas merkez Kartalca köyünde dünyaya geldi. Kayseri İmam-Hatip Lisesini 1984, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesini 1989 yılında bitirdi. Aynı Üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsünde 1991’de yüksek lisansını, 1997’de doktorasını tamamladı. 1992-1993 yıllarında alanı ile ilgili araştırma yapmak için 8 ay Şam’da bulundu. Türkmenistan Devlet Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde 1999-2000 öğretim yılında ders verdi. 1999’da Yardımcı Doçent, 2004’te Doçent ve 2010 yılında Profesör unvanını aldı. 2012-2015 yılları arasında Abant İzzet Baysal Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı olarak görev yaptı. 2015 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu üyeliğine atandı. Hâlen Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kelam Anabilim Dalında öğretim üyeliği görevini sürdürmekte.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here