Hakikatin Keşfi III

0

Yüce Allah, imtihan etmek üzere yarattı insanı. Şartlarını ve imkânlarını oluşturduğu bir ortama yani dünyaya gönderdi onu. Dünyadaki bazı şeyler hoşuna giderken bazı şeylerden nefret etti. Çünkü bazı şeyler övgüye değer iken bazı şeyler yergiyi gerektiriyordu. İnsan hoşa giden ve övgüyü gerektiren işler yaptığında kazandı, nefret edilen ve yergiyi gerektiren işler yaptığında kaybetti; böylece kendisini kaçma-kovalama, çatışma-uzlaşma, ulaşma-uzaklaşma, sevgi-nefret, kazanma-kaybetme… ikilemi hatta sarmalı içinde buldu. İşte bu onun yaratılış hikmeti olan sınavıydı. Tercih ettikleriyle ve etmedikleriyle sınanıyordu, çünkü bu dünyada her yaptığı hatta yapmadığı imtihana tabiydi. Nasıl ki sınava girip soruları yanlış yapmanın bir bedeli varsa, soruları yapmadan çıkmanın da bir bedeli vardır.

Yüce Allah yarattığı kulunu yalnız bırakmadı, ona ilave destek çıktı. Bir takım haberciler gönderdi ki hak ve hakikati kolayca keşfetsinler, sevilen ve övgüye layık olan şeyleri onlar vasıtasıyla bilsinler. Ayrıca O, kullarına bu bildirimlere uyduklarında kazanacaklarını, aksi durumda kaybedeceklerini de bildirdi. Bütün bunlar sınavın ve alınan sonuçların sürpriz olmaması, hayatın anlamsız görülmemesi, bildirimsiz cezayla karşılaşılmaması içindi. Zaten öncesinde Yüce Allah bunların hikmetini ve gereğini anlayacak duyularla ve akılla onları donatmıştı.

Öte yandan bilinenler yani bilgiye konu olanlar, ya açık ya da kapalıydı. Açık olanları insan, beş duyuyla kavrayabilir, akılla haklarında karar verebilirdi; kapalı olanları ise yine akıl yardımıyla açık olanlara bakarak, duyular yoluyla elde ettiği verileri kullanarak kıyas yoluyla bilme imkânına sahipti. Fakat bunun sınırı ve kapasiteyi aşan bir tarafı vardı. İşte tam burada dışardan bir desteğe ihtiyaç kaçınılmazdı insanın. Yüce Allah bu noktada ona gönderdiği ve görevlendirdiği haberciler vasıtasıyla bir takım bildirimlerde bulundu ve bazı kapalı şeyleri nasıl bilebileceğini öğretsin, asla bilemeyecek olan şeylerin boş yere peşine düşmesin diye.

Zaten hayatta da her şeyin bilinmesi mümkün olmadığı gibi, bazı şeylerin bilinmesi gereksiz, hatta zararlı olabilirdi. Bu gereksizlik kimi zaman kendi hayatına bir şey katmaması, kimi zaman başkalarının zararına olması, kimi zaman da hem kendisine hem de çevresine zarar vermesi şeklinde tezahür edebilirdi. Bu durumda insanın bildiği şey, yararlı olabileceği gibi zararlı da olabilirdi. Hayatta asla kullanmayacağı şeyi bilmeye çalışmak gereksiz, büyü gibi şeyleri öğrenmek zararlı, başkalarının özelini merak etmek zarar vericiydi. Yüce Yaratıcı işte böyle kullarına neyi, nasıl ve ne kadar öğrenmeleri gerektiğini bildirdiği gibi öğrenmemeleri gereken şeyleri de bildirmişti.

Bilgiyi veren ve haber getiren haberci de önemliydi; getirdiği haber işe yaramalı, hem kendisine hem de çevresine yarar sağlamalıydı; geçici zevklerin değil kalıcı kazançların bilgisi olmalıydı; hayatın anlamını öğretmeli, yol ve yöntem göstermeli, umut vermeli ve gayrete getirmeliydi.

Habercinin getirdiği bilgi de hayat gibiydi; ya kolayca anlaşılan ya da benzeşikliği yüzünden karıştırılan, ya çok açıktı ya da kapalı ve örtüktü. Buna eskiler muhkem ve müteşâbih, müfesser ve müphem demişlerdi. Muhkem sağlam ve anlaşılır, müteşâbih ise karıştırmaya müsait; müfesser çok açık, müphem ise o nispette kapalı. Bunların neden olduğunu büyük düşünür Matüridî çok güzel açıklamış. Hayat gibidir bunlar demiş, neyi bileceğini neyi bilemeyeceğini, nerede duracağını nerede hareket edeceğini, neye yetebileceğini neye yetemeyeceğini sana öğretir. Kesin olan muhkemi bilebilirsin, müteşâbihi bilmek istersen muhkeme başvurursun; açık olan müfesseri anlayabilirsin, kapalı olan müphemi bilmek istersen açık olana gidersin. Yüce Allah sana kıyas yapasın diye akıl vermedi mi? İşte onu kullanılacağı yer tam da burası. Yapamıyorsan yapabilene sorarsın. Böylece bilginin ve bilenin değerini kavrarsın.

Hayat da böyle değil mi? Kimi yer ve zamanda bazı şeyler açık, kimi yer ve zamanda kapalı. Açık olana gidecek, kapalıda duracaksın; bilmek istersen ya açık olandan yola çıkacak ya bir bilene soracak ya da önceki tecrübelerden yararlanacaksın. Bütün bunlar insana imkânlarını ve sınırlarını göstermek, insan olmanın ne demek olduğunu öğretmek ve Yaratana kul olduğun bilincine ermek içindir.

Önceki İçerikKurban Olmak
Sonraki İçerikBir Âkif Hayrânı: Nurettin Topçu
Cağfer KARADAŞ
1964 yılında Sivas merkez Kartalca köyünde dünyaya geldi. Kayseri İmam-Hatip Lisesini 1984, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesini 1989 yılında bitirdi. Aynı Üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsünde 1991’de yüksek lisansını, 1997’de doktorasını tamamladı. 1992-1993 yıllarında alanı ile ilgili araştırma yapmak için 8 ay Şam’da bulundu. Türkmenistan Devlet Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde 1999-2000 öğretim yılında ders verdi. 1999’da Yardımcı Doçent, 2004’te Doçent ve 2010 yılında Profesör unvanını aldı. 2012-2015 yılları arasında Abant İzzet Baysal Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı olarak görev yaptı. 2015 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu üyeliğine atandı. Hâlen Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kelam Anabilim Dalında öğretim üyeliği görevini sürdürmekte.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here