İbrahim Benlioğlu’nu Anmak

0

 

İbrahim Benlioğlu’nun 3. Vefat Yıl Dönümü Vesilesiyle…[1]

 

Allah’a hamd ü senâ, Peygamberimiz Efendimize salât ü selâm olsun! Âhirete göçen bütün hocalarımıza, geçmişlerimize ve özellikle bugün bir “Vefa Günü” ile anılması kararlaştırılan Benlioğlu hocamıza, değerli dostumuza rahmet olsun!

Medrese kültürümün kayda geçmiş malzemesi içinde İbn Hacer el-Askalânî’ye nisbet edilen Münebbihât adlı eserde yer alan bir manzume vardır ki hayat ve ölümle ilgilidir. Üzerinden yıllar geçse de zaman zaman dilime pelesenk olan bu manzumeyi kendimce şöyle Türkçeleştirebilirim:

Ey işi gücü dünya olan,

Dünyaya dalan bütün varlığıyla.

Tûl-i emeldir aldatan seni,

Bitimsiz arzular.

Gaflet içinde yaşamaya devam eder misin?

Ecel bir gün yakalar seni.

Ve ansızın gelir ölüm,

Kabir amellerimizin sandığı,

Ne götürürsek saklayacak.

Sabret, sabret hâllerine ölümün,

Bil ki ölüm yok ecelsiz.

İbrahim Benlioğlu 4 Ağustos 2018’de (22 Zilkâde 1439) aramızdan ayrıldı. Dünyamıza, sevenlerine ve sevdiklerine, ailesine, hocalarına, dostlarına ve öğrencilerine veda etti… Bu hazin veda, Nuri Pakdil’in deyimiyle “sükût sûretinde” olduğu için bizi çok sarstı; hâlâ sarsmaya devam ediyor. İnsan ölüm karşısında çaresiz. Sonumuzun nasıl olacağını, nerede nasıl öleceğimizi tayin etmek elimizde değil. Allah’tan hayırla yaşamayı ve hayırlı bir netice (hüsn-i hâtime) ile ömrümüzü tamamlamayı dilemek durumundayız. Mütefekkir şairimiz Necip Fazıl’ın dediği gibi;

 “Bir gün akşam olur biz de gideriz

 Kalır dudaklarda şarkımız bizim”.

Bütün mesele hoş bir sadâ bırakabilmek; iyilikler, güzelliklerle anılmak.

İstiklâl Marşı şairimiz Mehmed Âkif Ersoy,  “Resmim İçin” başlıklı şiirlerinden birini şöyle bitirir:

“Rahmetle anılmak, ebediyyet budur amma,

Sessiz yaşadım, kim beni nerden bilecektir?”

Âkif böyle demişti, fakat Âsım’ın nesli onu sessizliğe mahkûm etmedi; onu bildi, andı ve hâlâ anıyor. Benlioğlu iyi bir sanatkâr, iyi bir neyzendi. Hem neyzen hem hânende olarak Bursa ve çevresi başta olmak üzere bazı illerde ve İlâhiyat câmiasında bilinmekteydi. Fazlası tespih sanatında da ustalaşmış, sergiler açmaya muvaffak olmuştu. Biri kuka, diğeri hünnap iki tespihini bana bizzat lütfettiği iki armağan olarak saklamaktayım.

İbrahim Benlioğlu göçtü ama geride çok iyi bir isim ve resim bıraktı. Dillerimiz, onun, her hâliyle “iyi bir insan” dedirten sağlam şahsiyetini, güzel ahlâkını, cömertliğini, hasbîliğini, vefasını, kadirşinaslığını, dostluğunu terennüm ediyor. Evet, gerçekten o iyi bir dost, iyi bir yoldaş idi. Hep yanında olan dostları olarak buna şahidiz.   Şimdi onu anarken aklıma bazı seyahatlerimiz de geliyor. Hocamız Mustafa Kara’nın Buhâra-Bursa-Bosna’sına nazîre olarak Bursa-Konya-Bosna şeklinde ifade edebileceğim seyahatlere daha sonra Türkmenistan’ı da eklemiştik. Bu seyahatlerimiz insanlık tecrübesi ve yol arkadaşlığı bakımından güzel örneklerle doludur. Teberrüken bir anekdot sunmak isterim: Hoca, bürokrat ve iş adamlarından oluşan oldukça kalabalık bir grupla Bosna seyahatindeyiz. Saraybosna’da Aliya’nın kabrinde Benlioğlu’nun okuduğu Kur’ân’ı huşû içinde dinledik ve Bilge Başkan’a rahmet diledik. Sonra nehir boyu yeşillikler arasından bir yolculuk ve Mostar… Güneşli bir Cuma günü ve Cuma vakti derin tarihî duyguları canlandıran Blagay Tekkesi’ndeyiz. Harika bir ortam, büyüleyici bir manzara… Tarihî bir ana tanıklık ediyoruz. Hocalarımız, arkadaşlarımız tekkeyi doldurmuş durumda.  Cuma kılınır mı kılınmaz mı konuşmaları duyuluyor kalabalık arasından. Tam o sırada Benlioğlu dostumuz müezzin oluyor, ben de imam; namazımızı eda ediyoruz. Herkes çıktıktan sonra baş başayız ve biraz yavaştan alıyoruz. Duygu yoğun bir hâlimiz var. Dayanma gücü azalan Benlioğlu, birden,  “ağam, bu ne hâl?” diyerek gözyaşlarıyla beni kucaklıyor. Bir süre öylece kalıyor ve birlikte ağlıyoruz… Vak’a aynen böyledir ve hâl budur.

Diyeceğim şu: Elbette bende de böyle bir hassasiyet oluşmuştu ama bunu neredeyse hüngür hüngür ağlamaya dönüştüren Benlioğlu oldu. Çıkışta öğrendim ki değerli dostumuz o gün, o saat aynı zamanda oğlu Selman’ın üniversite sınavındaki başarısının müjdesini almıştı. Tekke’de tarihin hüznü ve günün sevinci birlikte yaşanmıştı. Hayat böyle değil mi? Hüzün ve sevinç bir arada…

Yukarıda “tûl-i emel”den söz edildi. Dünyaya ilişkin bitimsiz arzularımız, dünya hayatına sıkıca tutunmamız, bu anlamda geleceğe yönelik planlarımız, projelerimiz hepsi tûl-i emel kapsamındadır. Bütün bunlar aldanmaya, buranın ötesini göz ardı etmeye yahut unutmaya yol açabiliyor. Herkesin Üstad Mustafa Kara gibi “tûl-i emel” klasörü yok ama hepimizin emelleri (âmâl) var. Kurtuluşumuz, ancak emellerimizi iyi/salih amellere (a‘mâl) dönüştürmekle mümkün olabilir. Malûmdur ki Buhârî’nin eserindeki ilk hadîs-i şerîf “ameller niyetlere göredir” şeklindedir. İnşallah buna muvaffak oluruz. Allah bu uğurda yardımcımız olsun!

Vefalı dostumuz Benlioğlu’na binlerle rahmet olsun, ruhu şâd olsun!           

 

[1] 4 Ağustos 2021 Mûsıkî hocamız İbrahim Benlioğlu’nun vefatının 3. yıl dönümüdür… Vefatının ardından ilk defa 21 Aralık 2018 günü düzenlenen Vefa Günü’nde yaptığım konuşmayı rahmete vesile olması niyazıyla burada neşretmeyi uygun gördüm.

Önceki İçerikGariblerin Kitabı’nın Yazarının Ufülüne Tarih
Sonraki İçerikHz. Hüseyin/Hüseyin Kâşifî – Fuzûlî/Âşık Çelebi
Süleyman SAYAR
1956'da Çaykara/Trabzon'da doğdu. Hıfzını Rize'de tamamladıktan sonra ilkokulu köyünde okudu. Medresede Arapça ve dinî ilimler tahsil etti. 1977'de Rize İmam-Hatip Lisesi'nden, 1981'de Bursa Yüksek İslâm Enstitüsü'nden mezun oldu. Çeşitli okullarda öğretmenlik yaptıktan sonra Uludağ Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi'ne araştırma görevlisi olarak naklen atandı (1985). Aynı yıl Marmara Üniversitesi'nde yüksek lisansını, sonra Uludağ Üniversitesi'nde doktorasını bitirdi (1995). Aynı üniversitede önce öğretim görevlisi oldu. 1998'den itibaren ise Dinler Tarihi öğretim üyesi olarak çalışmaktadır. Evli ve üç çocuk babasıdır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here