Hakikatin Keşfi IV: Hakikatte Haddi Bilmek

0

 

Demek ki, insanoğlunun hakikate ulaşması ancak doğru araç ve doğru yöntem kullanmasıyladır. Doğru araç herkesin bildiği ve kullanabildiğidir. Bu sayede aracın doğruluğunu ölçme ve sınama imkânı olabilmektedir. Bu da ancak herkeste bulunan duyular ve akıl yardımıyladır. Yöntemin doğruluğu ise duyuların algılarıyla aklın hükümleri arasında uyum ve tutarlılık bulunmasıyla tespit edilir. Tersinden söylersek ikisi arasında çatışma ve çelişki olmamasıdır.

Buna rağmen ulaşılamayan hakikatler vardır. İlahî bildirim almadığı sürece insan o hakikatlerden sorumlu değildir. Bildirim aldığında da, aldığı bildirim kadar sorumludur. “Bilgin olmayan şeyin veya bildirilmeyen bir bilginin peşine düşme” (İsrâ 36) emri bunu ihtar etmektedir. Sen bunu “elindeki bilgi imkânlarıyla ulaşamayacağın hakikatin peşine düşme” şeklinde de okuyabilirsin. Bu duyu ve akılla elde edebileceğin bilgiye sınırlama değil, tam tersine kişiyi elinde olana yoğunlaşmaya teşvik ve telkindir. Bir başka deyişle bu ihtar “elindeki imkânla ulaşabileceğine yönel ve oraya yoğunlaş” demektir. Bunun anlamı, insanoğlunun bilimde ve teknolojideki ilerleyişinin önünün her zaman açık olduğudur. Yeter ki kendine, çevresine ve doğaya zarar vermesin.

İlahî bildirimle ulaşılabilen şey insana kapalı olandır, eskilerin tabiriyle gâib alandır. Bunun ne kadarını bilebileceğini, o alanı sana kapatan karar vermiştir. Gönderdiği habercileri vasıtasıyla bunu bildirmiştir. Son Haberci’yle de gerekli olanı bildirmiş ve bildirim yolunu kapatmıştır. Öyleyse sorumluluğumuz Son Haberci’nin bildirimlerini bilmekle sınırlıdır. Duyu ve akıl yoluyla elde edeceğin hakikatlere ise, kendine ve başkasına zarar vermediği takdirde bir sınır getirilmemiştir; faydasız olandan da kaçınılması istenmiştir.

İnsanoğlunun en çok merak ettiği iki alan vardır: Geçmiş ve gelecek. Siz buna tarih ve kehanet diyebilirsiniz. Yıllarca bunun peşinde koşan insanlar olmuş. Onlara inananlar da onların peşinden koşmuş.  Herkes bir arayış içinde; bir kısmı gün ışığında aramış, bir kısmı düşünde. Doğru yöntem kullanan ve haddini bilenler sınırda durmuş, hırslı olanlar bilme iddiasında olmuş. Gerçek tarih ile uydurma tarih bu iki kesimin elinde doğmuş. Gelecek ise hepten muamma. Geçmişin tecrübesini gözetenler, imkânlarını kullananlar ve anın şartlarını dikkate alanlar başarılı olmuş; kehanet peşinde koşanlar, buldum havasına girenler, bilirim rüyasına yatanlar yolda kalmış, yolunu şaşırmış, sonları hüsran ve felaket olmuş.

Zaten insanoğlunu en çok “ben bilirim” ve “ben bulurum” diyenler aldatmış. “Sen nasıl bileceksin ve bulacaksın?” diye sormamışlar çoğu zaman. Onların da kendileri gibi iki gözü, iki kulağı ve bir kafası olduğunu göz ardı etmişler; peşlerine takılmışlar ve hüsran ırmağını boylamışlar. Hâlbuki gâib alandan haber getirenler hiç böyle dememişler. Ben bilirim ve bulurum havasına girmemişler. Tam aksine “Ben sizin gibi bir insanım, bana İlah’ınızın tek bir İlah olduğu haber veriliyor” (Kehf 110), “Ben, Allah’ın hazinelerinin yanımda olduğunu söylemiyorum, gaybı da bilmem, ben bir meleğim de demiyorum. Ben ancak bana vahiyle bildirilene tabi oluyorum. Söyle onlara, hiç görenle görmeyen bir olur mu? Hiç mi düşünmüyorsunuz?” (En’âm 50). “Ben peygamberler arasında bir bidatçı değilim, bana ve size ne yapılacağını da bilmem, bana vahiyle bildirilene uyarım ancak. Ben yalnızca açık bir uyarıcıyım.” (Ahkâf 9). Hz. Yusuf ne güzel demişti zindandan arkadaşlarına “Bu yaptığım yorumlar, Rabb’imin bana öğrettikleridir.” (Yusuf 37)

Demek ki neymiş? İnsanoğlunun bilgi sınırları belliymiş. O sınırlara uyduğunda ve haddini bildiğinde ulaşabileceği hakikate erişirmiş insan, uymadığında ve haddini aştığında düz yolda şaşırır, aldanır ve aldatırmış; farkına vararak veya varmayarak yolun haramisi olur, kendi yolda kalır, kendine uyanları yoldan çıkartırmış.

Büyük Haberci boşuna dememiş: “Ben ancak bir beşerim. Size dininizle ilgili bir bilgi verirsem, bunu hemen alın. Kendi düşüncemle bir şey söylersem unutmayın ki ben sadece bir beşerim. Siz dünya işlerini benden daha iyi bilirsiniz” (Müslim “Fadâil” 38). Etrafındaki dostları da anlayışlı insanlarmış. Ne demek istediğini çok iyi anlamışlar. Çünkü onlar Kur’an okuyan ve okuduklarını takip edenlerdi. “O kendi arzu ve isteklerine göre bir şey söylemez. Söyledikleri ilahi bildirimdir” (Necm 3-4). Zaten O’nu diğerlerinden ayıran “kendisine ilahî bildirim gelmesiydi.” Onun ötesinde gâib alana ulaşacak ne bir imkânı ve ne de ihtimali söz konusuydu. Zaten “Ben size iki şey bırakıyorum, bunlara uyarsanız kurtuluşa erersiniz: Allah’ın kitabı ve Peygamber’inin sünneti” sözü de bu gerçeğin ifadesiydi.

Önceki İçerikHz. Hüseyin/Hüseyin Kâşifî – Fuzûlî/Âşık Çelebi
Sonraki İçerikTürk Dünyasında Ehl-i Beyt’e Muhabbet
Cağfer KARADAŞ
1964 yılında Sivas merkez Kartalca köyünde dünyaya geldi. Kayseri İmam-Hatip Lisesini 1984, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesini 1989 yılında bitirdi. Aynı Üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsünde 1991’de yüksek lisansını, 1997’de doktorasını tamamladı. 1992-1993 yıllarında alanı ile ilgili araştırma yapmak için 8 ay Şam’da bulundu. Türkmenistan Devlet Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde 1999-2000 öğretim yılında ders verdi. 1999’da Yardımcı Doçent, 2004’te Doçent ve 2010 yılında Profesör unvanını aldı. 2012-2015 yılları arasında Abant İzzet Baysal Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı olarak görev yaptı. 2015 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu üyeliğine atandı. Hâlen Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kelam Anabilim Dalında öğretim üyeliği görevini sürdürmekte.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here