Erzurumlu Emrah

0

Niksar’lı Dost Ali Sobacı’ya…

 

Şair

Halk edebiyatı şairi

Divan edebiyatı şairi

Tasavvuf edebiyatı şairi

Âşık edebiyatı şairi

Saz şairi

Halk ozanı

Konuları gruplara, kategorilere ayırarak anlatmak bir gelenek hâline geldi. Bu, bazen kolaylık sağlıyorsa da bazen derdimizi anlatmak için yeterli ol(a)muyor. Karacaoğlan halk ozanı, Nedim divan edebiyatı, Yunus da tekke edebiyatı şairi olsun. Peki, Erzurumlu Emrah’ı nasıl tarif edeceksiniz? Hangi grupta ele alıp inceleyeceksiniz?

Hece vezni ile yazdığı gibi aruz vezniyle de derdini ummana dökmüş, âsumâna inlemiş…

Âşık tarzının temsilcisi olarak diyar diyar dolaşan bir şair olduğu gibi Nakşibendiyye tarikatının mütevazı bir dervişi olarak da tekkede kendi kozasını örmüş, hâlini hâldaşlarına hâl diliyle anlatmış, İstanbul’da Âşıklar Cemiyeti’nin reisliğini dahi yapmış. Şimdi bu zatı tarif ederken ne diyeceksiniz? Hangi sınıflama ile tarif edeceksiniz, değerlendirmelerinizi hangi ölçüye göre yapacaksınız?

Cevap zor.

İki asır önce yaşamış olan Emrah’ın şiirleri bize kadar gelmiş. Fakat hayatı hakkında yeterli bilgi/belge gelmemiş. Doğum tarihi de ölüm tarihi de kesin olarak bilinmiyor.  Erzurum’da doğan, Osmanlı topraklarını sazıyla, sözüyle ve sabrıyla adımlayan şairimiz Bayburt, Gümüşhane, Trabzon’dan; Sinop, Kastamonu, Çankırı, Konya, Niğde ve Sivas’tan İstanbul’a kadar uzanmış Tokat’ın Niksar ilçesinde ruhunu sahibine teslim etmiş.

Şu beyitleri onun hayatının hangi gerçeklerine işaret ediyor dersiniz:

Sağ iken Emrâh seni fehmetmez erbâb-ı haset

Rihletinden sonra anlarlar kemâl-i rif’atin

*

Vâiz beni şair deyu ta’n eylemiş amma

Kör göz ki meğer kendinin isyanın bilmez

*

Söylesem derd-i dilim dermânım anlar var mıdır

Dil midir dilber midir imkânım anlar var mıdır

*

Hâl-i meyhaneden zannetme zâhid mest-i aşkım ben

Şarâb-ı mekteb-i şeriyyeden tâ mest-i meygûnum

*

Ehl-i hâl olmaz şeriattan haberdâr olmayan

Zübde-i aşkı tarikatden haberdâr olmayan

Cumhuriyet döneminde onunla ilgili araştırma ve incelemelerde bulunanları, şiirlerinin bütününü veya bir kısmını yayınlayanları, dolayısıyla onun unutulmasına engel olanları da öncelikle  -vefa borcu olarak- ismen analım:

Eflatun Cem Güney, Z.Fahri Fındıkoğlu, M.Fuat Köprülü, Murat Uraz, Vehbi Cem Aşkun, Necati Turgut Göksel, Orhan Ural, Ali Berat Alptekin, Metin Karadağ, Eyüp Akman, Nurettin Albayrak, Saim Sakaoğlu…

Divan’ı son olarak Abdülkadir Erkal, 2014 yılında Ankara’da neşretti. Olcay Kocatürk’ün Erzurumlu Emrah’ı ise 2018’de basıldı.

Biz şimdilik geleneğe uyarak onun tevhid ve na’ti ile söze başlayalım ve devam edelim:

İlâhî, dilerim senden beni benden haberdâr et

Bana fazlınla nefsim bildirip gâh-ı esrâr et

İlahî nûr edip çeşmim kemâhi göster eşyayı

Beni bu nevm-i gafletten basiretle bîdâr et

Gider dilden bu hubb-i mâsivâyı ey Hudâvendâ

Senin ilhâm-ı eşkinle derûnum külli şerşâr et

Lisânım eyle câri her zamân tevhid zikreder

Hemîşe zikr u fikrim lâ ile illâ’ya düçâr et

Senin kandil-i aşkınla yakıp bu şem’ine yâ Rab

Bu zulmet-i hangâh kalbimi nûrunla envâr et

Günahkârım veli estağfirullah tevbeler olsun

Şefiim ol Muhammed Hâmid u Mahmud-ı Muhtar et

Azizim rehberim şeyhim efendim hazret-i pîrim

Ânın lezzât-ı aşkın bu dil-i cânımda izhâr et

Bizi hıfzeyle yâ Rab nefs-i mâr ile İblis’ten

İki âlemde tevfikin ile refik-i imanımız yâr et

Bu dergâhda ne denli var ise zümre-i ihvân

Kamusun bu tarik-i müstakim üstünde hemvar et

Fakir’in kemter-i muhtac-ı lütfun bîkes Emrâh’ı

Rızâ-i pâkine mazhar kılıp nâil-i didâr et

Na’t-ı şerif ile devam edelim.

36 mısralık uzun bir müseddes şiirinin son satırları şöyle:

Olupdur illet-i isyana Emrah kemterin dûçâr

Kerem kıl yâ Kerim eczâ-yı lütfunla beni kurtar

Bi-hak Ka’be-i Zemzem bi’n-nur-i Ahmed-i Muhtar

Eğer kim cürmümü affeylemezsen ey ulu Gaffâr

Ne veçhile varam dergâhına yüzbin günahım var

Ümidim kesmezem senden Muhammed gibi Şâh’ım var

Divan’da doğrudan Hz. Peygamber’e hitabeden fenâ fi’r-resûl hâlinden işaretler taşıyan mısralar da var:

Yâ Resûlellah nice vasf etmesin eşya seni

Rahmet irsal eyledi âlemlere Mevlâ seni

Her nice medheylesem a’lâsın ondan yâ Resûl

Nûr-i zatından yaratmıştır Hudâ iclâ seni

Nâzil oldu şânına ta’zim için yüzdört kitap

Bilmeyenler bildiler ey hâce-i dânâ seni

Ahmedâ mahlûk değil Hâlik seninle fahreder

Ânın içun eylemiştir cümleden a’lâ seni

Yâ Habibellâh! Vassâfın senin Allah’dır

Nice medhetsin fakir Emrâh ya tâ seni

Üçüncü sırada tarikat piri var:

Nakşibendiyye tarikatının Halidiyye kolu, 1827 yılında Şam’da vefat eden Hâlid Bağdâdî ile oluşmaya başlayan ve Osmanlı muhitini derinden etkileyen günümüzde de var olan bir yoldur.

Ey keramet burcunun vehhâcı Şâh-ı Nakşbend

Kaddesellâhu’l-a’lâ ervâhı Şâh-ı Nakşibend

Müntehâ oldu seninle şâh-ı râh-ı Nakşibend

Ey şeriat râhının burhânı yâ Hâlid meded

Destgir olsun sana her demde Allâhussamed

Bilâl-i Habeşî’den Şeyh Şaban Veli’ye kadar dinî-tasavvufî hayatın başka büyükleri de onun mısralarında yâd edilir. Bir Bektaşî dervişinin kabrini ziyaret ettiğinde hissettiklerini de bize aktarmış ve ebced hesabı ile tarih düşürmüş:

Ey gelen bu âşık-ı dildâre kabristanına

Oku birkaç Fatiha bahşet o zâtın cânına

Hacı Bektaş Veli dergâhının dervişidir

Şüphe var mı öyle Hünkâr’ın reh u erkânına

Zâtı bir didara yüz bin cân ile hayran idi

Ol sebepten eyledi teslim-i ruh cânânına

Çeşm-i seyrânla yatan kardaşa bak ta ibret al!

Âkıbet sen de ânın elbet girersin yanına

Bende cevher kilk ile Emrahı Sabri tarihin

Ruhu şâd olsun deyu yazdım felek divanına (1277)

Sıra saza geldi.

Gel meclise sofi hele bir dinle bu sazı

Fehm et ki bu sözün nedir Allah’a niyazı

Hak Hak çağırır telleri burdukça kulağın

Ârif olan anlar rumuz ile işbu sazı

Müfti anı fetva ile nehyeylemiş amma

Kadıya danıştım bugün ol verdi cevâzı

Peki, şu mısralar size neyi ve kimi hatırlatıyor?

Gönül gurbet ele varma

Ya gelinir ya gelinmez

*

Hazâna ermeden bahar-ı ömrüm

Bir muhabbetnâme yaz bana gönder

*

El çek tabip el çek yaram üstünden

Sen benim derdime deva bilmezsin

*

Ne feryâd edersin divane bülbül

Senin bu feryadın gülşene kalsın

*

Sabahtan uğradım ben bir fidana

Dedim mahmur musun dedi ki yok yok

Önceki İçerikBellek Oluşturmak: Güzel Bir Projeyi Takdim
Sonraki İçerikTecrübenin Hakikati “Soğuğa Yiğitlik Olmaz”
Mustafa KARA
1951’de Rize’de doğdu. 1970’de İstanbul İmam Hatip Okulu’nu, 1974’de Kayseri Yüksek İslam Enstitüsü’nü bitirdi. Şebinkarahisar ve İspir Liselerinde öğretmenlik yaptı. 1977’de Bursa Yüksek İslam Enstitüsü Tasavvuf Tarihi asistanlığına atandı. 1983’de doktor, 1989’da doçent, 1994’de profesör oldu. BUÜ İlahiyat Fakültesi Tasavvuf bölümünde öğretim üyesi olarak görev yapan Kara, 2019 yılında emekli oldu. İlk eseri Tekkeler ve Zaviyeler ile Türkiye Milli Kültür Vakfı, Günümüz Tasavvuf Hareketleri adlı eseriyle Türkiye Yazarlar Birliği ödülünü aldı. Dört çocuğu, yedi torunu vardır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here