Bursalı Bir Tefsir Profesörü: Merhum Orhan Karmış Hocamız

2

1988 yılında Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesine dekan olarak atandığı zaman Fakültenin Türk İslam Edebiyatı hocası olan Ahmed Selâhaddin Hidâyetoğlu kendisi için şu gazeli yazacaktır:

“Âferin! Ey vech-i rûşen, rûhu gülşen, Hak eri;

İlmi gerçek, hilmi kâmil, vâris-i Peygamberî

 

Bâreka’llah! Hüsn-i ahlâk, hüsn-i âdâbıyle cân,

Ârifân gönlünde canân, tâlibânın rehberi,

 

Olduğıçün oldu mümtâz, ehl-i hâl içre güzel,

Sâneka’llah! Dâim olsun mâsivâdan hep berî

 

“Hey Zekâî! Dostunu gör kim ne âli rütbede…

Hâce-i Tefsîr-i Kur’an, vahdetin verd-i teri…

 

Seçdi, bin dört yüz dokuz, hicrî safer yirmi dokuz,

Şanlı Rektör ol Halil Cin bu musaffâ gevheri,

 

Kim İlâhiyat Dekanı oldu Şehr-i Konya’da.

Bursevî cân Karmış Orhan, âlimânın serveri,

 

Çün Salâhi medhin etti, ham eder Hallâk’ına,

Can u dil hayrân olupdur gördüğü günden beri.”

20. yüzyılda kaç akademisyene, kaç insana kendisi için gazel yazılmak nasip olmuştur onu bilemiyoruz. Ama bildiğimiz bir şey varsa o da bu gazelde “güzel”e dair söylenen vasıfların hiç birisinin mübalağa olmadığıdır.

Kur’an’a Yönelişi:

“1952’de babamı kaybettim… Bu benim için acılı günlerin başlangıcıydı. Birinci sınıftan ikinci sınıfa geçmiştim ama artık babam benim karnelerimi göremeyecekti.” diyordu. Yaşadığı bu baba acısını unutturan tek şey mahalle camiindeki Dâvûdî sesli hafızın Kur’an tilaveti olur. Bir gün bir arkadaşının bu hocadan Kur’an dersi alacağını öğrenince, çekingen bir tavırla kendisinin de buna hevesli olduğunu hissettirir. Çok kısa denilebilecek bir zamanda Kur’an okumayı öğrenir ardından da hafız olmak ister. Bu eğitimine ara vermesi anlamına gelmektedir. Durumu anne ve ablasına açar. Böyle ulvî bir isteği geri çevirmezler ve hocamız çok kısa bir sürede hafız olur. Ardından talim ve tashih-i huruf dersleri almak üzere İstanbul’a gider. Orada Afyonlu Ayağıkesik İsmail Efendi’den bu dersleri alır. Bir taraftan da Gönenli Mehmet Efendi’nin derslerine devam eder.

Eğitim Hayatı:

Daha sonra İstanbul İmam Hatip Okuluna girmek için bir teşebbüste bulunur. Çok enteresan bir şekilde okul müdürü; “Sen herhangi bir geleceği olmayan bu okulda okuyup da ne yapacaksın! Notların gayet yüksek, düz liseye git ardından üniversiteye gider sonra da profesör olursun!” diyerek müracaatını geri çevirir. (Kaderin cilvesine bakın ki hoca o gün müdürün lafını dinlemeyip İmam Hatip’te okumayı tercih etmesine rağmen yine profesör olmuş, hem de o çok sevdiği Kur’an’ın, Allah kelamının profesörü olmuştur.)

Konya İmam Hatip Yılları:

Bunun üzerine Mevlâna diyarı Konya’da tahsiline devam etme kararı alır. Orada parasız yatılıda tahsiline başlar. Arkadaşları tarafından sevilen, son derece başarılı bir öğrencidir. Okul derslerinin dışında genel kültür anlamında da kendisini geliştirir. Öyle ki bir dönemde edebiyata dair tam 96 tane edebî eser okumuştur. Bu günün liselisi için inanılmaz geliyor ama o dönemin idealist nesli için sıradan… Yaz tatillerinde, genellikle Ömer Nasuhi Bilmen Hoca’nın da ders şeriki olan Ağıskalı Ahmet Efendi’den özel Arapça dersleri alır. Arapça ve dini ilimler konusunda da mümkün olduğu kadar fazla kitap okur. Osmanlı Türkçesi’ni kendi kendisine öğrenir ve ilerletir. Konya’da, ehl-i hâl, ehl-i kemâl, ehl-i irfân bir zat dediği Hacıveyiszâde Mustafa Efendi Hoca’dan istifade eder.

Ankara İlahiyat Yılları:

İmam Hatip okulunu bitirdikten sonra 3 sene kadar Bursa’da imamlık yapar. Bu arada bol bol mütâlaa imkânı bulur. Daha sonra bazı arkadaşlarının teşvikiyle lise fark imtihanlarını vererek Ankara İlahiyat’a kayıt yaptırır. Zira o dönemde İmam Hatip okullarının denklikleri kabul edilmediği için mezunları İlahiyat’a alınmamaktadır. Bir taraftan da diyanetteki görevi devam etmektedir; önce imamlık, daha sonra vaizlik, raportör ve daha sonra din işleri yüksek kurulu raportörü olarak çalışır. 1966 yılında fakülteden mezun olur. Ama diyanetteki raportörlük görevi devam etmektedir. Bu dönemde pek çok neşriyatı inceleme imkânı bulur.

1967’de bir Bağdat bursu kazanır ve iki seneliğine Bağdat’a gider. Orada girdiği imtihan neticesinde, ilk sene Diller Fakültesi son sınıftan eğitime başlar. İkinci sene ise master programına devam eder. Burada Arapça, Kur’an ilimleri ve tefsir usulü konularında özel dersler alır. 1969’da yurda geri döner ve Diyanet’teki görevine devam eder.

Fakülteye İntisabı

1971’de Ankara Üniversitesi’nin açtığı asistanlık imtihanını kazanarak üniversiteye intisap etmiş olur. Tez konusu olarak, “Tefsir İlminde Tevilin Yeri ve Önemi” başlıklı usul açısından son derece önemli bir konu alır. Tez konusuyla ilgili olarak Faslı bir hoca olan Tavid Tanci’nin de yönlendirmesiyle çok geniş bir literatür taraması yapar. Öyle ki tez bittiğinde 400-450 civarında konuyla ilgili kitap görmüştür. Asistanlığı süresince Arapça ve tefsir derslerine girer ve tefsirden her sene yeni bir tefsir ve yeni bir sûre okutmak suretiyle alana olan hâkimiyetini geliştirir.

1975 senesinde tezini başarıyla savunur. Bir taraftan da Fransız kültürde kurslara devam etmektedir. Fransızcasını ilerletir ve Sorbonne kuruna kadar gelir. 1979’da fakültedeki sırası geldiği için araştırma yapmak üzere 7 aylığına Paris’e gider. Dönüşünde doçentlik çalışması olarak Mâverdî’nin (ö. 450/1058) en-Nüket ve’l-Uyûn adlı tefsirinin tahkikiyle meşgul olur. Eserin İstanbul’daki Köprülü ve Kılıç Ali Paşa kütüphanesindeki yazmasına (Kılıç Ali Paşa’daki Kehf sûresine kadar olup eksik bir nüshadır.) ulaştıktan sonra, Fas’ın Fes şehrindeki Karaviyyîn ve Basra’da el-Abbâsiye Kütüphanesi’ndeki nüshalarına da ulaşmaya çalışır. Sadece el-Abbâsiye’deki nüshaya ulaşabilir. (Bu nüshada Lokman sûresiyle Kehf sûresine kadar olan bölüm vardır.) 600 yıllarında istinsah edilmiş eski bir nüshadır. Nüshaları ilmî usuller çerçevesinde karşılaştırır. Kendi ifadesiyle hayatının en zevkli çalışması olmuştur. 1981 senesinde doçentlik unvanını alır. Bir sene kadar kadrosuzluk sebebiyle Ankara’da bekler. Bir ara memleketi olan Bursa’daki ilahiyat fakültesine geçmek ister ama her nedense –her bakımdan kemâl sahibi olmasına rağmen- bu isteği geri çevrilir (Prof. Dr. Salih Akdemir hocamızdan naklen).

Hoca Ankara İlahiyat’ta pek çok asistana ilmi açıdan yardımcı olur. Bu durum sadece asistanlarla sınırlı da değildir. Öğrencilere de aynı yakınlığı gösterir. O zamanlar öğrenci olan Salih Akdemir’i sık sık evine götürür, gurbetteki hemşehrisine evinde kucak açar, ona aile sıcaklığını yaşatır. Daha sonra merhum Salih hoca, bildiği çok sayıda yabancı dille Ankara İlahiyat’ın “primus inter pares”i (eşitler arasında birincisi) olacaktır.

1982 senesinin sonlarına doğru Selçuk Üniversitesi’nin Rektörü büyük fikir adamı Erol Güngör’le YÖK’te karşılaşırlar ve onun ısrarı üzerine S.Ü. İlahiyat Fakültesi’ne tefsir öğretim üyeliğine, doçent olarak tayini yapılır (Aralık, 1982).

Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ndeki Hizmetleri:

Konya’da bulunduğu yıllarda, başta bölüm başkanı, dekan yardımcılığı olmak üzere Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürlüğü görevlerini yerine getirir. Bu arada lisansüstü öğretim yönetmeliğinin geçici 5. maddesini işleterek Yüksek İslam Enstitüsü’nden fakülteye geçmiş olan hocaların akademik gelişmelerine imkân hazırlar. O sayede fakültedeki pek çok hocanın önü açılmış olur.

1987 senesinde MEB Türk çocuklarına dini eğitim programlarının hazırlanması ve bu konudaki din kültürü kitaplarının yazılmasıyla ilgili olarak 16 aylığına Almanya’ya gider. 50 yaşına ulaşmış olmasına rağmen bu süre zarfında iletişim kuracak kadar Almanca da öğrenir. 1988 senesinde İlahiyat Fakültesi’ne dekan olarak atanması üzerine Almanya’dan döner.

Bu atama karşısında Selahaddin Hidayetoğlu hocamız, duyduğu sevinci ve Orhan hocamıza olan muhabbetini -tamamını yukarıda vermiş olduğumuz gazelle- tarihe geçirir:

“Hey Zekâî! Dostunu gör kim ne âli rütbede…

Hâce-i Tefsîr-i Kur’an, vahdetin verd-i teri…

 

Seçdi, bin dört yüz dokuz, hicrî safer yirmi dokuz,

Şanlı Rektör ol Halil Cin bu musaffâ gevheri,

 

Kim İlâhiyat Dekanı oldu Şehr-i Konya’da.

Bursevî cân Karmış Orhan, âlimânın serveri,”

 Bu tarihten, emekli olacağı 1993 yılına kadar görevini hakkıyla yürütür. Emekli olduğunda mesai arkadaşları ve personel hakkında her kula nasip olmayacak türden, en az yukarıdaki gazel kadar güzel şeyler söylerler. Günümüzde idarecilik yapan akademisyenlere örnek olması bakımından bunlardan bazılarına burada yer vermek istiyoruz:

Fakülteden Ayrılışı:

Sekreteri (Atike Teke): “Dekan Bey gerçekten büyük bir insandı, babam gibiydi. Babamdan da daha yakındı. Bana her yönüyle yardımcı oldu. Özellikle dini yönden. Kendisi bana bir şey demedi ama ben onu anladım. İçeride Kur’an okumasını duyardım o beni çok etkilerdi. Başımı kapatmama o hali vesile oldu diyebilirim.”

Fakültenin mutemedi Ahmet Yöndem de ardından şöyle diyecektir: “Ben altı tane dekan, sekiz tane müdür, yirmi dört tane müdür muavini değiştirdim. Böyle bir kişiye tesadüf etmedim.” Bu konuda şoförünün (İbrahim Köker) söyledikleri de oldukça manidardır: “Hocamı bir baba olarak görüyorum. Bir baba şefkati gösteriyordu. Mesâi saatini 5 dakika geçirse benden helallik isterdi. 19 senelik memuriyet hayatımda böyle adil, hakkaniyetle çalışan bir insan görmedim.”

Bu tanıklıklar içerisinde ise zannediyorum en anlamlı olanı öğrenci işlerinden memur olan Halil Tatlıcı’nın tanıklığıdır: “Dekan Bey ben fakülteye gelmeden önce benim gönlümü fethetti. Tayinimle ilgili yazı müftülüğe gelmiş. Yazı gelince dekan bey müftülüğü arıyor ve diyor ki; ‘Halil Tatlıcı’ya haber verin, selamlarımı söyleyin, yazısı buraya geldi. Bir an önce oradaki işlerini tamamlayıp aramıza teşrif etsin.’ Tabi bir dekanın sıradan bir imamı arayıp bir arkadaş gibi bir davranış sergilemesi beni duygulandırmıştı. İşte o zaman daha kendisini görmeden dekan bey gönlümü fethetmişti. Fakültedeki görevim esnasında kaç kez makamına girmişsem beni ayakta karşılamıştır. Bu güne kadar hiçbir devlet dairesinde bana böyle davranan olmadı. İnce ruhlu, ince yapılı bir insandı.”

Kişiliği

Bu meyanda öğrencisi olarak birkaç kelam söylemem gerekirse; Orhan Bey o güne kadar gördüğüm güzel ahlak sahibi, görüp görebileceğim en beyefendi insanlardan biriydi. Âl-i cenâp bir insandı. Âlimdi ve herşeyden önemlisi ilmiyle âmildi. Son derece mütevâzı idi. Bir defasında insanın ne kadar aciz olduğunu, büyüklenmenin, büyük konuşmanın ne feci hallere müncer olacağını gösteren, yaşanmış bir olay anlattı. Bursa’da Kozahan’da babayiğit, pehlivan bir esnaf bir bilek güreşine tutuşur. Bu güreşte karşısında –âdet olduğu üzere tek kişi değil- üç kişi vardır. Her biri güçlü kuvvetli bu insanlar, pehlivan yapılı bu adama yenilirler. Bunun üzerine adam, ayağa kalkar ve zaferin verdiği gururla; “siz kim oluyorsunuz ki… Bu bileği Azrail bile bükemez!” der. İkindi vakti Ulucami’den bir salâ sesi duyulur… Salâ, bilek güreşinde galip gelen o mağrur kişinin salâsıdır…

Hocamızı emsallerinden farklı kılan en önemli vasfı ise mesleğini temsil gücüdür. Laiklik uygulamasının Demokles’in kılıcı gibi başlar üzerinde sallandığı o yıllarda hoca bulunduğu her ortamda Kur’an’a ve dini değerlere yapılan saldırılara, ağırbaşlı ve muhatabının anlayacağı bir dille gereken karşılığı vermiştir.

Bir defasında kendisine Özcan Köknel’in Kaygıdan Mutluluğa Kişilik adlı psikoloji kitabını okuması için vermiştim. Kitap alanıyla ilgili kıymetli bilgiler ihtiva etmekle birlikte, dini konularda eksik ve yanlış bilgiler içermekteydi. Kendisine, “Hocam Köknel hocaya bir mektup yazsanız nasıl olur?” dedim. Teklifimi gayet yerinde buldu ve mektubu bizzat bana imlâ ettirdi. Çok geçmeden yazardan karşılık geldi; Orhan Hoca’nın eleştiri ve katkılarından çok istifade ettiğini ifade eden bir teşekkür mektubuydu. Orhan Hoca daha sonra Özcan Köknel’i yaptığı bir televizyon programına da konuk etmişti.

Hocamız yukarıda çeşitli vesilelerle dile getirdiğimiz üzere birçok yabancı dile vakıftı.

İyi derecede Arapça ve Fransızca’nın yanısıra Farsça, İngilizce ve Almanca bilmekteydi. Başta Türkçe’nin zirveleri olmak üzere bildiği bu dillerin edebiyatlarına dair belli başlı eserleri okumuştu. Mesela Fransız edebiyatından, Balzac, Stendhal, Voltaire gibi yazarların bazı kitaplarını okumuş; Gustave Flaubert’in Madame Bovary gibi bazı eserlerinin ise hem Türkçe’sini hem de Fransızca’sını okumuştur.

Arap Edebiyatı’ndan Muallaka’yı Zevzenî ve Enbârî şerhleriyle birlikte baştan sona okumuş, aynı şekilde Cerîr ve Ferazdak gibi şairlerin şiirleriyle meşgul olmuştur. Fars Edebiyatı’ndan ise Mesnevî, Gülistan gibi kitapları okumuş, Ferîdüddin-i Attar’ın Pend-nâmesi’ni ise kısmen ezberlemiştir. Türk Edebiyatı’na dair okudukları ise bu satırlara sığmayacak kadar çoktur. Hiç kuşkusuz hocamızın bu entelektüel zenginliği konuşma kabiliyetini de etkilemiş ve kendisini çok güzel dinlettiren güçlü bir hatip haline getirmiştir.

İlk Defa TV’de Tefsir Dersi:

Emekli olduktan sonra İstanbul’a yerleşir. Özel bir kanalda dini programlar yapmaya başlar. Bu arada Türkiye televizyon tarihinde bir ilke imza atar ve Kur’an’ın baştan sona tefsirini yapar. Böbrek yetmezliğinden dolayı son derece halsiz kalmasına rağmen bu programlarını aksatmaz. Tefsir dersindeki başlıca kaynağı Beyzâvî tefsiri ve haşiyeleridir. Zaman zaman bilimsel tefsirle ilgili izahlara da girer. Âlimlere karşı son derece hürmetkârdır. O yüzden kendisinin âlimlere muhalefet anlamına gelen bir görüş serdettiği görülmemiştir. Kur’an tefsirini baştan sona bitirmiş ama bu arada böbrekleri de bitmiştir. 3 Ekim 2001’de Kur’an’la başladığı bir ömrü Kur’an’la sona erdirmiştir. Ne mutlu yol arkadaşı, refiki Kur’an olanlara…

Not: Bir vefa örneği olarak Osman Gazi Belediyesi adını Bursa’da bir sokağa vermiştir.

Önceki İçerikDeğerli Olan Her Şeyin Sahtesi de Olur
Sonraki İçerikİlahiyat Fakültelerine Yüklenen Görev
Celalettin DİVLEKCİ
1969 yılında Konya’da doğdu. 1994 yılında Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden mezun oldu. 1996 yılında SDÜ İlahiyat Fakültesine Araştırma Görevlisi olarak girdi. Sahası ile ilgili araştırma yapmak üzere bir yıl süreyle (1997-98) Ürdün’de bulundu. Yüksek lisansını SDÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel İslam Bilimlerinde tamamladı. Doktorasını Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde tamamladı. SDÜ İlahiyat Fakültesine Yrd. Doç. olarak atandı (2011). Hâlen aynı fakültede görev yapmaktadır.

2 YORUM

  1. Elinize,yüreğinize ve kaleminize sağlık hocam … Sizin kaleminizden Merhum Orhan Karmış hocamızı okumak, tanımak, bilmek oldukça duygu verici. Vefa kokan bir yazı olmuş ..

  2. Elinize,yüreğinize ve kaleminize sağlık hocam … Sizin kaleminizden Merhum Orhan Karmış hocamızı okumak, tanımak, bilmek oldukça duygu verici. Vefa kokan bir yazı olmuş ..

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here