Bizim Evden Hikâye: Cübbesini Yüzüne Kapatan Adam

0

 

Başında siyah bir kalpak, altındaki yüzü parlak ve yuvarlak; yanaklarından süzülen tel tel sakalı, sırtındaki cübbesiyle görüntüsü vakarlı. Rahvan konuşurken parlak yüzüne bir masumluk yansıyor ama dörtnala kalkınca onu kimse tanıyamıyor. Hele yel değirmenleriyle atışmaları, sağa sola sataşmaları; milletin gözbebeği değerlerine saldırışları; havada uçuşan sözleri, fıldır fıldır gözleri; insana hiç güven telkin etmiyor, aksine ürkütüyor, tedirgin ediyor…

Yüzünün edası, dudaklarının alelacele kıpırdaması olmasa, görüntüsü çelimsiz bir heykel havasında, “En büyük sensin!” diyen aynanın karşısında, kuzeyin yüksek yaylasında, hatta uzayın en tepe noktasında…

“Uzay mı?” dediniz. Ona sorun. Her şeyi bilir edasıyla hepsini söylesin; kara delikleri göstersin, yıldızlarla dans etsin, gezegenler peşinden gitsin… Boştur onun yanında, Nasası masası. Her şeye çalışır onun kafası… Ne dilinde kemik, ne kelimelerinde içtenlik, ne oturaklı kişilik, ne zihninde gerçeklik… Uçtu gitti hepsi, bize kaldı türküsü.

Kaybolup gitti gerçeklik,

Her şeyler oldu seyirlik,

Bizler hiç böyle değildik,

Sanal âlem meydanında

Hem dönüştük hem değiştik.

*

O istediğinde görülür, istediği gibi görünür, kimi zaman gizlenir ama hep izlenir; azıcık unutulmaya yüz tutsun, hemen bir şeyler bulur, herkesleri susturur, evin gündeminin başköşesine oturur. Bazen ortalığı toza dumana verir, ne üstüne alınır ne ortada görünür, hemen rahvan ayarlara geçer, kendine yeni elbiseler biçer, yeni ufuklara yelken açar…

En büyük avantajı, rahvan yürüyüşe benzeyen konuşması, dudaklarının biteviye tokuşması, yüz mimikleriyle buluşması; safları kendine çeker, tamahkârları hayran eder. Kimisi dudaklarının hareketine, kimisi kelimelerin akış ritmine,  kimisi de kalpağının uyumlu hareketine kapılır gider.

Herkes etkilenir bir yerinden, kimse kalkamaz yerinden, zannederler derinden, okyanusun ta dibinden, alıp getiriyor, önümüze seriyor, ah neler neler söylüyor!

Hâlbuki söyledikleri incir çekirdeğiyle boy ölçüşüyor, yatsı vaktinde sönüyor, uyanınca bitiyor, hayal perdesinde kaybolup gidiyor…

Bir bakıyorsunuz aniden değişmiş, ayağında olması gerekeni boynuna takıştırmış, bir de bunun tüccarlığına kalkışmış; gönülde ve gönülden olanı ticari meta yapmış, ekran ekran satışa çıkartmış. Ah, bilseniz daha neler satmış; dünyayı, ukbayı, cennetteki arsayı, rüyadaki parsayı… Bir uçan bir de kaçan kurtulmuş satışından, makinalı tüfek gibi atışından…  Eh, alıcısı da var neticede, bu kadar safın ve tamahkârın olduğu yerde, böyleleri prim yapar elbette.

*

Ama görenler görüyor: uyduruk bir dünya, renkli bir rüya, geçici bir hülya…

Hani bir meddah dinlersin. Standupçı denilen cinsten. Dinlersin, gülersin; gülersin, gene dinlersin. “Sonuçta ne oldu?” dersen, cevap: “Hiiiç, güldük işte! Ne var bu işte? Gül ve geç, altı üstü bir skeç. Meddah eğlendirir, bir mesleği vardır, sürdürür; parasını veren gelir seyreder, vermeyen geçer gider; herkes bilir ki o sadece güldürür, mesleğiyle de bir şekilde saygı görür.”

Ama bu meddah değil, onun bir gömlek altı. Sırtındaki cübbesiyle, göbeğine inen sakalıyla, başındaki kalpağıyla son derece özgün. Çan çan konuşur her gün. Ekran ekran dolaşır, müşteri bollaştırır, çokluğa hayran ekran oynatıcılar onun peşinden koşturur. O da hakkını verir, prime time dilimlerde reytingleri coşturur.

Görenler görür, aklını kullananlar fark eder; şehrin dip akıntısından beter, lafızlar cafcaflı, manalar heder; görünenin altında bir şeyler gizler; bunu ancak bilenler ve kaygı duyanlar sezer.

Evet, onlar emindirler, sürekli uyarı verirler, çünkü gösterdiği yerler, hiç de tekin değiller; kullandığı malzemeler sahte ve dökük, bastığı zemin çürük, renklendirilmiş bir köpük, gerçeklikten ve bağlamdan kopuk.

Bu gidiş hayra alamet değil, buna kim söyleyecek? Bir gün esaslı tökezleyecek, hatta kendini tepe taklak edecek, bir uçurumdan aşağıya düşecek, kendisi düşmese de etrafındakiler itecek, çünkü “Şeyh uçmaz mürit uçurur.” sözü tarihî ve tecrübî bir gerçek.

Nitekim böyle gidenler hep tökezlemişler, farkına varmadan baş aşağı gitmişler, kafaları değdiğinde yerkürenin çekim gücünü, taşların sert yanını, ateşin yaktığını ve suyun boğduğunu görmüşler, iş işten geçtikten sonra da, ah vah etmişler.

O bütün bunları bilir, itinayla zihninin en dip yerine ittirir; üstüne beton döker, onun üstüne de tüy diker.

Ama gerçeklerin istenmeyen ve beklenmedik zamanlarda ortaya çıkmak gibi, acı ve yakıcı bir tarafı vardır. Uyanıkken olmasa da uykuda ortaya çıkar, rüyasına girer; insana rüyasını da dünyasını da dar eder.

İşte böyle onun derinlere itinayla ittirdiği şeyler bir gün rüyasına girdi, bütün gidişatı hiç istemediği ve beklemediği bir yöne evirdi.

Düştü bir uçurumun kenarından, kuzeyin yüksek tepelerinin en zirve noktasından; kayaların sertliğine çarptı, buzların serinliğinde titredi, korkunç dalgalar içinde nefesi kesildi…

Orada kalsa iyiydi. Bir başka sahneye atıldı, uçuyordu ha bire; birden bir yanardağ içinde, hem de en dibinde, ateşin yakıcılığı beyninin içinde; o ateşte değil, ateş onun içinde. İçindeki ateş büyüdükçe büyüdü, içini kaplayan sanal tortuları eritti; beklemediği bir anda, hazırlıksız bir hâlde gerçekle yüz yüze geldi.

 Kan ter içinde uyandı, aslında uyandığını sandı. Hâlbuki rüya devam ediyordu, kor ateşler içinde debeleniyordu; birden durdu, bir kulpa tutundu, çekti kendine, kulp elinde kaldı; tam o an kavradı, sona geldiğini anladı, gerçeğin ortasını boyladı; utancının kızıllığı yüzünü kapladı, bedeninde bir titreme başladı; Bir an düşündü, sımsıkı cübbesine büründü. Her tarafını örttü, tek yüzü göründü.

Ürkek ve tedirgindi, ansızın yanında bir yaratık belirdi, bed çehreli biriydi, gözlerini gözlerine dikti, kulağına dibine eğildi, müstehzi edayla hafiften seslendi: “Cübbeni yüzüne kapat! Herkes seni orandan tanır.”

Aklına yattı, zaten aklı karışık, zihni dağınıktı; ne düşünecek zamanı ne de hâli kalmıştı, hemen davrandı, denileni yaptı, cübbesini çıkarttı, yüzüne kapattı, şimdi içi rahattı. Her yerini açmıştı ama hiç değilse yüzünü kapatmıştı, böylece tanınmaktan yırtmıştı.

Sonra itinayla bastırdığı içinin en mutena yerinden uyarıcı müşfik bir ses geldi: “Ötede cübben olmayacak, bakalım hâlin ne olacak?”

Önceki İçerikMerhum Hocamızdan Dersler
Sonraki İçerikVefatının 85. Yılında Şemseddin Mısrî/Ulusoy ve Eserleri
Cağfer KARADAŞ
1964 yılında Sivas merkez Kartalca köyünde dünyaya geldi. Kayseri İmam-Hatip Lisesini 1984, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesini 1989 yılında bitirdi. Aynı Üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsünde 1991’de yüksek lisansını, 1997’de doktorasını tamamladı. 1992-1993 yıllarında alanı ile ilgili araştırma yapmak için 8 ay Şam’da bulundu. Türkmenistan Devlet Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde 1999-2000 öğretim yılında ders verdi. 1999’da Yardımcı Doçent, 2004’te Doçent ve 2010 yılında Profesör unvanını aldı. 2012-2015 yılları arasında Abant İzzet Baysal Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı olarak görev yaptı. 2015 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu üyeliğine atandı. Hâlen Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kelam Anabilim Dalında öğretim üyeliği görevini sürdürmekte.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here