Türk Dünyasında Ehl-i Beyt’e Muhabbet

0

EHL-İ BEYT

Türk dünyasında özel anlamda Hz. Muhammed (as.) ile birlikte Hz. Fâtıma (Fatma), Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in kastedildiği Ehl-i Beyt’in (Ehl-i Beyt-i Hâssa, Ehl-i Kisâ, Penc-i Âl-i Abâ) ayrı bir yeri vardır. Milletimiz Ehl-i Beyt’e derin bir muhabbet besler; çünkü Hz. Muhammed Mustafa (as.)’yı ve onun sevdiklerini yürekten sever.

Canlar cânı her iki Cihânın Sultanı Sevgili Peygamberimiz (as.), Ehl-i Beyt’i çok severdi. Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin hakkında, “Cennet gençlerinin beyefendileri, en yakışıklıları ve değerlileri” (Tirmizî, Menâkıb, 30; İbn Mâce, Mukaddime, 11; Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 3, 62, 64) diye iltifat eder ve “Ya Rabbi! Ben bunları seviyorum, Sen de sev bunları”  (Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe, 56, 57, 58; Buhârî, Fezâilu Ashâbi’n-Nebî, 24 / 89), “Onlar benim dünyada (öpüp kokladığım) iki reyhanımdır” (Buhârî, Fezâilu Ashâbi’n-Nebî, 93; Zehebî, A’lâmü’n-Nübelâ, III, 282) ve “Onlar (Hasan ile Hüseyin) benim dünyadaki çiçeklerimdir”  (Buhârî, Fezâilu Ashâbi’n-Nebî, 24 / 93) buyururdu.

Resûlullah (as.) kıymetli torunlarının anneleri olan kızı Fâtıma (r.a.)’yı ve babaları olan damadı Hz. Ali’yi de çok severdi.

Peygamber Efendimizin buyurduğuna göre, “Fâtıma, cennet ehli kadınlarının seyyidesi (hanımefendisi) idi. Fâtıma adeta ondan bir parça idi, onu kim öfkelendirirse Resûlullah’ı öfkelendirmiş olurdu.” (Buhârî, Fezâilü Ashâbi’n-Nebî, 61, 107; Tirmizî, Menâkıb, 31.)        Hayber Savaşı’nın sürüp gittiği günlerdeydi, önemli bir kale henüz düşürülememiş, savaş sona ermemişti. Resûl-i Ekrem (as.), “Andolsun şu bayrağı öyle bir kimseye vereceğim ki, o, Allah ve Resûlü’nü sever. Allah, fetih ve zaferi onun elleri ile müyesser kılacaktır (Onun kumandasındaki hücumla kale Müslümanların eline geçecektir)” buyurdu. Bu parlak müjdeye erişmek için ashâbın çoğu, bayrağın kendisine verilmesi için özlem duymaktaydı, o geceyi de bu hayal ve ümitle geçirdiler. Fakat Nebiyy-i Muhterem (as.), ertesi gün sancağı Hz. Ali’ye verdi ve “Yürü! Allah sana fethi müyesser kılıncaya (üstünlük sağlamış ve galip gelmiş olarak muzafferen kaleye girinceye kadar) geriye dönme” dedi. (Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe, 33.)

Nakledildiğine göre bir gün Resûlullah (as.), Hz. Hasan ile Hüseyin’in ellerinden tuttu ve şöyle dedi: “Bir kimse beni severse ve şu ikisini (Hasan ile Hüseyin’i), bir de bunların anasını ve babasını (Ali ile Fâtıma’yı) severse, kıyamet gününde dereceleri benimle beraber olur.” (Tirmizî, Menâkıb, 21)

 

TÜRK İNSANINDA EHL-İ BEYT SEVGİSİ

İşte bu sebeple Türk insanı Ehl-i Beyt’e hususi bir muhabbet besler; çünkü Ehl-i Beyt’i oluşturan şahsiyetleri Resûl-i Ekrem (as.) sevmektedir. Nitekim en eski devirlerden itibaren Müslüman Türk bilginleri Ehl-i Beyt’e muhabbetin önemini vurgulamışlardır. Meselâ Yusuf Has Hâcib, Kutadgu Bilig adlı eserinde devlet adamlarına öğütlerinin bir yerinde Resûl-i Müctebâ (as.)’nın nesli olan Ehl-i Beyt’e sevgi beslemeleri, gönülden sevmeleri, saygı göstermeleri ve yardımcı olmaları durumunda mutlu olacaklarını belirtmektedir ki konunun önemini vurgulaması bakımından önem taşımaktadır. Yusuf Has Hâcib’e göre Ehl-i Beyt, Canlar Cânı Hz. Muhammed (as.)’in uğurudur; o hâlde o kadri yüce Peygamber’in hatırı için onları sevmek gerekir. (Yusuf Has Hâcib, Kutadgu Bilig, trc. Reşid Rahmeti Arat, Ankara 1988, s. 313) Bu münasebetle Türk dünyasında oluşan ortak telâkkiye göre Kerbelâ, kanayan bir yaradır, zulmün, haksızlığın, acımasızlığın, insan haklarına saygısızlığın simgesidir. Dolayısıyla tarih boyunca Türk dünyası 10 Muharrem günü Hz. Hüseyin’e bu faciayı reva görenleri lânetler, o gün bedeni toprağa düşen Peygamber Efendimizin aziz torunu Hz. Hüseyin Efendimizin ardından gözyaşı döker, içli mersiyeler söyler.

 

BURSA’DA BİR SEYYİD: EMİR SULTAN

Kerbelâ Faciası’ndan sonraki dönemlerde bir kısım Ehl-i Beyt mensubu, Horasan üzerinden Orta Asya’ya intikal etmişler ve oralarda Seyyid olarak sevgi ve saygı ile karşılanmışlar, ilerleyen zamanda yine Horasan üzerinden Batı’ya, diyar-ı Rûm’a (Anadolu’ya) intikal ile Seyyidliği oraya taşımışlardır. Yıldırım Bayezîd zamanında Bursa’ya ulaşan ve ölünceye kadar hizmetini orada sürdüren Seyyid Şemseddin Emir Buharî (Emir Sultan) Hazretleri de onlardan biridir. Seyyid Şemseddin Muhammed el-Buhârî-Emir Sultan (ö.1429) Hazretlerinin Yıldırım Bayezîd, Çelebi Mehmed ve II. Murad devrinde padişahlardan ve toplumun her kesiminden büyük saygı gördüğü bilinmektedir. Başkent, Bursa’dan Edirne’ye, Edirne’den İstanbul’a intikal ettikten sonra Bursa’ya ecdadının kabrini ziyarete gelen Sultan’lar, besledikleri saygı sebebiyle Emir Sultan türbesini de ziyaret ederlerdi. Şekâik müellifi, Emir Sultan Hazretleri hak­kında, “Sünnet-i Seniyye’yi hakkıyla yaşıyordu, nü­büvvet pınarından kana kana içmişti, cezbe-i ilâhiyyenin nuruna mazhar kılınmıştı, ârif-i billâh olup, tasavvuf yolunda köklü bir yer tutmuştu” di­yor ve şöyle devam ediyor:

Bursalıların ve Osmanlı Türkiye’sinin gönlün­de sevgi pınarı gibi çağıldadı, velayeti sabittir, sul­tanlar onu çok sevip saymışlar, sefere çıkarken kılıcı ondan kuşanmışlar, duasını almışlardır, Bey’­ler-Paşa’lar, onu ziyaret edip elini öpmüşlerdir…”

Müellif, sözlerini şöyle tamamlıyor:

Kutb-i yakîn, nokta-i tevhîd o,

Hil’at-i dîn, hırka-i tecrîd o.” (Terceme-i Şekâik, s. 76.)

Bursalı şair Ahmed Paşa’nın, Emir Sultan Hazretlerini öven altmış üç beyitlik Terci-i Bendi’nde onun seyyidlerden olduğunu belirten beyit şöyledir:

Âl-i Muhammed’e salevâtı çok eyle kim

Biri Emîr Efendi’dir âl-i Muhammed’in

Ahmed Paşa, “Ey âlem-i velâyete sultan olan Emîr/Vey milk-i Rûm’a rahmet-i Rahman olan Emîr” beytinde Emir Sultan’ı, “Velâyet tahtının sultanı ve Anadolu’ya rahmet-i Rahman’ı taşıyan gönül” olarak nitelendirir; çok şeyhler/mutasavvıflar gördüğünü, bunlar arasında sadece Hz. Emîr’in kıymetini takdirde acze düştüğünü ifade ile şöyle der:

Ne akdı Rûm’a bir ulu derya senin gibi

Ne âleme getirdi Buhara senin gibi (Ahmet Paşa Divanı, hzr. Ali Nihat Tarlan, Ankara 1992, s. 38.)

Beliğ, Güldeste’sinde onun hakkında, “Cenâb-ı Hakk’ın füyûzâtına mazhar, keramet sahibi, ve­layet tahtının sultanı” ifadesini kaydeder. (İsmail Beliğ, Güldeste-i Riyâz-ı İrfân, s. 69.) Mısrî Dergâhı Seccadenişîni Mehmed Şemseddin, Yadigâr-ı Şemsî adlı eserinde, “Emir Sultan Hazretleri’nin kabrini ziyaretin halk arasında şehir­de bolluk, huzur ve bereket sebebi olarak telâkki edildiğinden...” bahseder.  (Yadigâr-ı Şemsî, s. 8 vd.)

Senâî’nin Menâkıb’ında da şöyle de­nilir:

Onun velilik gücü ve mutluluk himmeti hayvanlara bile müessirdi/etkiliydi. Akıllı insanlara baktığın­da ise cezbe-i şevk ve hâlet-i zevk erişip lezzet-i uhrâ/farklı bir manevî hazla mütelezziz olurlardı…/Onun sohbetinden insanlar derin bir manevî haz alırdı. ” (Senâî, Menâkıb, s. 74.)

Emir Sultan, tarihimizde her kesim tarafından çok sevilen mutasavvıflardan biridir. Her kesimden ve her meslekten insanlar kendisine yakın ilgi göstermişlerdir. Ayrıca o, devlet üst yönetiminde bulunan değerli şahsiyetlerin ilgi ve saygısına erişmiş ve Osmanlı sultanlarına kılıç kuşatmıştır. Mustafa Çelebi’nin isyanında II. Murad’ın yanında yer almış, aynı padişahın 1422’de gerçekleştirdiği İstanbul Kuşatması’na yaklaşık 500 dervişiyle katılmıştır.

Kullukta, irşad ve aydınlatma çalışmalarında samimi, ilim-irfan yolunda gayretli ve halka hizmette gönüllü oluşuyla üstün bir kişiliğe sahip olan Emir Sultan Hazretleri 1429’da Allah’ın rahmetine kavuştu. Cenaze namazını o sıralarda Bursa’da olan Hacı Bayram Veli Hazretleri kıldırdı ve Bursa’da şu andaki türbesinin olduğu yerde toprağa verildi.

Sadece Emir Sultan değil daha pek çok Seyyid, Anadolu insanı tarafından Hz. Fâtıma annemizin manevî yakını olarak algılanmış ve Kerbelâ şehidi Hz. Hüseyin Efendimizin bir hatırası olarak sıcak ve samimi duygularla karşılanmışlar, onların söz ve sohbetlerine rağbet göstermişler, onlara bağlanmışlardır.

Osmanlılardan önce Selçuklular Anadolu’da farklı bir statü öngörmek suretiyle Seyyid’lere icazet vermişler, İslâm dininin insanlara anlatılmasında onlardan yararlanmışlardır.

 

ŞÂH-I VELÂYET

Türk kültüründe özellikle Ahî’ler ve Bektaşî dervişleri başta olmak üzere tasavvuf çevrelerinde Hz. Ali’ye bir mefharet/övgü unvanı olarak “Şâh-ı Velâyet ve Sultânü’l-Evliyâ” denilmiştir.  Bu anlamda o, “Haydar-ı Kerrâr ve Şâh-ı Merdân”dır, ilmi yanında cesaretiyle tanınmış, özellikle Resûl-i Ekrem Efendimizin sağlığındaki gazvelerde gösterdiği kahramanlıklar yüz yıllar boyunca dilden dile anlatılarak gönüllerde yer etmiş, onun bu yönü tarih boyunca Allah’ın adını yüceltmek uğrunda cihat eden gâzilere, alplere sürekli örnek olmuştur. Hz. Ali’nin yiğitliğini yansıtan “Lâ fetâ illâ Ali / Lâ seyfe illâ Zülfikâr: Ali gibi yiğit, Zülfikar gibi kılıç bulunmaz” sözü, tekkelerde okunan Zülfikârnâme’lerde redif olmuştur. Buradaki “Fetâ kelimesi”, Hz. Ali’nin sadece kahramanlığını-yiğitliğini değil, aynı zamanda üstün ahlâkî kişiliğini de yansıtmaktadır. Bu anlamda fütüvvet kavramının mayasında onun yiğitliğiyle birlikte ahlâkî kişiliği de vardır. Onun kahramanlık, yiğitlik, cesaret, fedakârlık, vefakârlık, sabır ve sebatını anlatan Cenknâme’ler, tarihî-kültürel geçmişimizde köy odaları dâhil insanların topluca bir araya geldiği mekânlarda okunur, anlatılır ve dinlenirdi.

 

OSMANLI’DA EHL-İ BEYT SEVGİSİ

Türkistan’dan Anadolu’ya, Anadolu’dan Balkanlara kadar uzanan geniş coğrafyada Ehl-i Beyt sevgisi gerçekten de yaygın bir benimsenme alanı bulmuş, insanımız Peygamber Efendimizin evlât ve torunlarına gereken muhabbet ve ilgiyi göstermiş, bu konuda her zaman samimi davranmıştır. Hatta Ehl-i Beyt’le nesep bakımından bağlantısı olmasa, Seyyid ve Şerîf unvanını taşımasa bile Hicazlı (Mekke-Medineli) Müslümanlara, Resûl-i Ekrem (s.a.s)’in doğup büyüdüğü ve İslâm’ı yaydığı o mübarek toprakların halkından olmaları dolayısıyla saygı göstermişlerdir. (İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Mekke-i Mükerreme Emirleri, Ankara 1984, s. 4.)

Türk tarihinde Osmanlı asırlarına baktığımız zaman Osmanlı insanının Ehl-i Beyt’e derin muhabbet beslemekte olduğunu görürüz. Osmanlılar devrinde Peygamber Efendimizin kızı Fâtımatü’z-Zehra ve zevci/eşi Hz. Ali evlâdından gelen Seyyid ve Şerîflere fevkalâde hürmet gösterilmiş, hatta -Hz. Fâtıma ve Hz. Ali’ye nisbeti olmasa bile- Mekke ve Medine’den Osmanlı ülkesine gelmiş olanlara, ol mübarek yerlerden olmaları dolayısıyla değer verilmiştir. Bu cümleden olarak Osmanlılar Mekke emîrleriyle/yetkili yöneticileriyle samimi ilişkiler kurmuşlardır. En başta Fâtih Sultan Mehmed İstanbul’un fethini müteakip Hacı Mehmed Zeytûnî adlı âlim aracılığıyla emîre iki bin altın, Mekke-Medine’deki seyyidlere, şerîflere, nakîblere, fakirlere, hizmetçilere ulaştırılmak üzere yedi bin altın ve kıymetli hediyelerle birlikte fetihnâme göndermek suretiyle hayır duasını istemiştir. (İsmail Hakkı Uzunçarşılı, a.g.e., s. 7.)

Osmanlı dünyasında Sevgili Peygamberimize beslenen samimi sevginin fiilî yansımalarından biri de, Hz. Fâtıma annemizin soyundan gelen Seyyid ve Şerîflerin Osmanlı idarî hayatında özel bir statüye alınmaları; bunların soylarının, şecerelerinin (soy kütüklerinin) sıhhatli bir şekilde tespiti,  şeref ve itibarlarıyla haklarının korunması gayesiyle özel bir devlet dairesinin oluşturulmuş bulunmasıdır.

Çünkü Osmanlı coğrafyasının çeşitli bölgelerine gelen Seyyidler bulundukları bölgelerde huzur ve sükûn kaynağı olarak algılanır, manevî bir otorite olarak görülürlerdi. Halka örnek teşkil etmelerinden dolayı, meslekî tercihlerinden evlenmelerine kadar her hususa dikkat edilirdi. Halk arasında bilinip tanınmaları için yeşil sarık sararlardı.

 

NAKÎBÜ’L-EŞRAF

İslâm tarihinde sonraki dönemlerde Resûl-i Müctebâ (as.)’nın torunlarından Hz. Hasan’ın soyundan gelen Şerîfler ve Hz. Hüseyin’in soyundan gelen Seyyidlerle ilgilenen ve bu doğrultuda siyasî otoritenin yetkilendirdiği kişilere “Nakîbu’l-Eşraf” denilmiştir. Nakîbu’l-Eşraflık Müessesesi, Osmanlı devlet teşkilâtı içinde önemli bir yer tutar. Osmanlılar, Mısır’ın fethinden sonra Mekke ve Medine’ye hizmet anlamında “Hâdimü’l-Haremeyni’ş-Şerîfeyn” unvanını alan Yavuz Sultan Selim devrinde Hicaz’la ilişkilerini daha da artırmışlarsa da bundan çok önceleri Yıldırım Bayezîd devrinde başkent Bursa’da yaklaşık 1400 yılında Seyyid Ali Natta, Seyyid ve Şerîflerle ilgili yapılacaklar için görevlendirilmişti. Daha sonraları bu müessesenin başına gelenler “Nakîbu’l-Eşraf” diye anıldılar. (İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Mekke-i Mükerreme Emirleri, s. 9-10; Cahid Baltacı, İslâm Medeniyeti Tarihi, s. 314-316.)

Nakîbu’l-Eşraf’lar, Hz. Peygamber (s.a.s)’in soyundan gelen Seyyid ve Şerîflerin işine bakarlar, neseplerini kaydederler, doğum ve ölümlerini deftere geçirerek Ehl-i Beyt silsilesinin/soy kütüğünün tespit ve tescilini yaparlar, manevî nüfuzlarını ve itibarlarını zedeleyecek davranışlardan alakoymak için gereken tedbiri alırlar, onların yüz kızartıcı duruma düşmelerini önlemeye gayret ederler, dengi olan hanımlarla evlenmelerini sağlarlar, çalışma sahalarında haksızlığa uğramalarını önlerler, aynı zamanda Siyâdet Beratı denilen ve o soya mensubiyetini gösteren bir hüccet/belge verirlerdi. Nakîbu’l-Eşraf, Resûl-i Ekrem (s.a.s)’in torunları olan Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin Efendilerimizin soyundan gelenlerden tayin edilirdi. Bu soydan gelenlere gösterilen yakınlık sadece Osmanlı dünyasına mahsus olmamakla birlikte Osmanlı’da onlara gösterilen itibar oldukça fazla idi; onların sosyal mevkileri ilmiye sınıfının en yüksek rütbelileri ile eşdeğer tutulurdu. Hatta bazı zamanlarda sosyal mevkileri ilmiye sınıfından daha öteye çıkabiliyordu. Meselâ pâdişah cülûslarında dua etmede ve bayram tebriğinde onların önceliği vardı. Nakîbu’l-Eşrâf’lar, ilmiyenin ve idarenin en yüksek rütbelileriyle birlikte Hırka-i Şerîf ziyaretinde hazır olurlardı. Her yıl Fahr-i Cihan Efendimizin doğum gününü kutlamak üzere Sultan Ahmed Câmii’nde yapılan geleneksel Mevlid Cemiyeti’ne Sadrazam’ın özel yazılı daveti üzerine katılırlar, Mahfil-i Hümayûn’un/pâdişahın oturacağı yerin altında veya sağında yeşil perdeli, kendilerine has mekânda Mevlid’i dinlerlerdi. Nakîbü’l-Eşrâf’ların hazır bulunduğu bu törenlerde onların şahsında Seyyidlere gösterilen saygı açıkça görülmektedir. (Ayhan Işık, “Osmanlı’da Nakîbu-l-Eşrâflık Müessesesi ve Nakîbu’l-Eşrâf Defterleri”, İnsanlığın Tükenmeyen Ümidi Peygamberimize, s. 87.) Nakîbü’l-Eşrâf, sefer esnasında bazı Seyyid ve Şerîflerle birlikte orduya katılırdı. Saraydan çıkarılarak orduyla birlikte gidecek olan sancak, Seyyid ve Şerîflerin ileri gelenlerinden Alemdar/Bayraktar unvanlı şahıs tarafından taşınırdı. Seyyid ve Şerîfler, savaşta Sancak-ı Şerîf altında tekbîr alıp salavât-ı şerîfe getirirler, seferde imamlık görevini yaparlar, ordunun galip gelmesi ve zafere ulaşması için dua ederlerdi.  Osmanlılar döneminde Seyyidlere düzenli maaş ödenir, askerlikten ve vergiden muaf tutulurlardı. Dolayısıyla Seyyid ve Şerîflere gösterilen bu itibar zamanla bazı kişilerin kimliklerini gizleyerek kendilerini Seyyid gibi göstermelerine yol açmış, işte bu sebeple Nakîbü’l-Eşrâflık kanalıyla gerçek Seyyidlerle sahtelerinin karışmasının önüne geçilmeye çalışılmıştır.

Bu müessesenin, meseleye ilgi duyan diğer İslâm ülkelerinde de devlet teşkilâtında önemli bir yeri varsa da Osmanlı’da protokoldaki mevkii çok yüksekti. Bu sebeple pâdişah cülûsunda/tahta çıkıp göreve başlaması esnasında yeni pâdişahı ilk tebrik eden Nakîbu’l-Eşraf olurdu.

Nakîbü’l-Eşrâf defterlerinin de korunduğu Şer’iye Sicilleri Dairesi’nin ilgili salonunda asılı olan bir levhada orada çalışacak elemanları uyarı mahiyetinde şu ifadeler yer almaktadır:

Ey muhafız bu dolap içre ne var bilesin / Toplamışlar Hazreti Peygamber’in silsilesin

Yüzlerini süresin, tozlarını hem silesin / Sakınup terk-i edebten yemeyesin sillesin

Safha-i evrâkını elin ile pâk düresin / Ayn-ı kevsermiş meğer feyzanını bak göresin

Şer’înin mahzenine muhteremâne giresin / Ola kim, matlab ve me’mûline nâgâh iresin

Önceki İçerikAbdülbaki Gölpınarlı Ve Bursa İle İlgili Bir Konuşması
Sonraki İçerikTarih-i Şimşir: Bir Abartı Tarihi Girişimi
Hüseyin ALGÜL
1945 yılında Konya Bozkır'da doğdu. 1964 yılında Konya İmam Hatip Lisesi'nden, 1968 yılında İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü'nden mezun oldu. 1968-1974 yılları arasında Çanakkale - Biga'da ve İstanbul'da İmam Hatip Liselerinde meslek dersleri ve bazı ortaöğretim kurumlarında Din Kültürü ve Ahlâk Dersleri öğretmenliği yaptı. 1974-1975 öğretim yılında Bursa Yüksek İslâm Enstitüsü'nde; Siyer-i Nebî İslâm Tarihi ve İslâm Mezhepleri Tarihi öğretim üyeliğine atandı. Yüksek İslâm Enstitüleri 1982 Yılında Yüksek Öğretim Kurumu'na bağlandıktan sonra Uludağ Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi bünyesinde göreve devam etti. Bu süre içinde 1983'te İslâm Tarihi ana bilim dalında; doktor, 1990'da; doçent, 1996'da; profesör oldu. 1996-2000 yılları arasında; Gazi Üniversitesi Çorum İlâhiyat Fakültesi'nde, 2003-2007 Yılları arasında ise U.Ü. İlâhiyat Fakültesinde dekan olarak görev yaptı. Son olarak Uludağ Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi'nde görev yapan Algül, 2012 yılında emekli oldu. Evli ve üç çocuk babasıdır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here