Gazzalî: Büyük Hesaplaşma I

0

Dünya bir imtihan. İnsan, bunu yaşadıkça daha bir öğreniyor. Her an yeni bir tecrübe yeni sürprizler… Bu kaçma kovalamaca içinde başka bir şey de beklenmez. Aslında insan bunu biliyor ama her seferinde beklemiyor tepkisi veriyor. Değil mi ki; tarih, öngörülenlerin arkasında veya arasında öngörülemeyen ansızın gelişen olaylar yumağı? Belki de hayatı anlamlı, tarihi renkli kılan da bu öngörülemeyen ani gelişmeler olsa gerek. Bu anlar tarihin kırılması. Zihinlere ok gibi saplıyor ve ardından büyük veya keskin kararlar geliyor…

Gazzalî’nin Oğlu sabahtan beri beynini zonklatan işte böylesi düşünceler içerisinde kıvranıyor. Derslerini yaptı ama nasıl yaptığını, öğrencilerin ne anladığını, hatta kendisinin tam olarak ne anlattığını sorsanız cevap verecek durumda değil. Bir yol çatalının veya keskin bir dönüm noktasının başında olduğunun farkında. Fakat şu anda tam karar verecek durumda da görmüyor kendisini.

Ölümlerin hepsi anidir insan için. Allah öyle takdir etmiş. Ne zamanı belli ne mekanı. Çoğu zaman ansızın gelir, beklenmedik bir yerde. Yatağında ve yaşlılıktaki ölümler bile ansızın görünür yakınlarına. Kalkacağı ve yaşayacağı düşünülür. İnsanın farkı da budur. Yoksa ot çöp gibi bir şey olurdu. Ama bazı ölümler vardır ki, etkisi yatayına ve dikeyine büyük sarsıntılar meydana getirir. Büyük Vezirin ölümü tam da böyle oldu. Toplumda büyük dalgalanmaya yol açtı. Esas büyük sarsıntı Gazzalî’nin Oğlu’nun içinde meydana gelmiş gibi görünüyor. Zira bütün düşüncesini ve gelecek planlarını Büyük Vezirin siyaseti üzerine kurmuş gibiydi. Aslında toplumun ve devletin durumu da böyleydi. Bir söylenti kulağına gelmişti de Büyük Vezir’e istemeden de olsa hak vermişti. Eğer doğruysa, aslında o bir gerçeği dile getirmişti. Sultan Melik Şah görevden almak isteyince Büyük Vezir ona “Eğer beni görevden alırsanız bir yıla kalmaz siz de gidersiniz” demiş. Demiş mi dememiş mi, çok kesin değil. Kesin olan bir şey var ki, Vezirin söylediği gerçeğin ta kendisi.

Vezir ölmüş, devlet ve toplum ciddi bir deprem geçirmişti adeta. Kısa vadede hatta uzun vadede toparlamaya yönelik bir ışık da görünmüyordu ufukta. Gazzalî’nin Oğlu’nun zihni de bulanıktı. Derslere giriyor, görevini yapıyordu ama eski heyecanı ve hareketliliği yoktu. Kendisini toparlamak için epey gayret sarf etmiş ancak bir türlü başarılı olamamıştı. Büyük Vezir’in yokluğunun, içinde oluşturduğu boşluk kapanacak gibi değildi. Bu sadece duygusal değil aynı zamanda zihinsel ve bir ölçüde varoluşsal bir boşluktu. Bütün hayat planları onun kaptanlığı üzerine olunca, böyle olması kaçınılmazdı. Kendisi bir kamaranın içinde ve oranın sorumlusuydu. Bu durumdan da çok memnundu. Ama şimdi adeta oraya kıstırılmış gibi görüyordu kendisini. Kaptan gitmiş, gemi karaya oturmuştu. Bir kamara sorumlusunun gemiyi kurtarması hele ki yüzdürmesi olacak şey değildi.

Gemiyi yüzdürmesi gereken Sultan da boşlukta gibiydi. Devletin gidişatı ve toplumun dalgalanması bunu gösteriyordu. Tek teselli kaynağı ilahî imtihan içinde olduğu bilinciydi. Bu da olmasa ya bırakıp gidecek ya da her şeyi ani bir sonla bitirecekti.

Sonuna kadar görmeliyim dedi. Görev sorumluluğu bunu gerektiriyordu. Koca bir kurumu, bu kadar öğrenciyi yüzüstü bırakamazdı. Kendisinin ayrılması hem kurumun çökmesi hem de öğrencilerin dağılması anlamına gelirdi. Ayrılsa bile bunu kontrollü gerçekleştirmesi gerekirdi. Kuruma ve öğrenciye en az zarar verecek şekilde.

Günlerce düşündü. Sultanın varlığı en azından devlet çarkının bir şekilde dönmesini sağlıyordu. Bu durumda bırakması çok da içine sinmiyordu. Kararını verdi, son ana kadar kalacak ve görevini sürdürecekti. O son anı da olayların gelişimi belirleyecekti. İnanan bir insandı. Bütün bu olayların Allah’ın takdirinin dışında gelişmesi söz konusu değildi. Ne var ki, her akıllı ve iradeli kul gibi kendisinin de tercihleri söz konusuydu. Hayatı insana mal eden de bu tercihler değil miydi? Yüce Allah’ın sonsuz iradesinin altında sonlu ve sınırlı bir hareket alanı verilmişti insana. Bu hareket alanının adı dünya. Burada kazanmak da kaybetme de insanın kendi elinde. Çünkü imtihan sahnesinin ana aktörü o. Bu oyunu ciddiye alan kurtuluş ipine tutunur, oyunu oyun olarak gören ise ipten kazıktan kurtulur ve tepetakla yuvarlanır; sahnenin dışına atıldığında ne olduğunu anlar ama iş işten geçmiş olurdu.

Böyle düşünceler içerisinde günleri geçerken ikinci büyük olayın haberi geldi. Medreseye bomba gibi düştü. Öğrencisinden çalışanına herkes şaşkındı. Büyük Sultan ölmüştü. Ölmüş mü öldürülmüş mü şimdilik meçhuldü. Belki de bu meçhullük, onun ölümünün üzerinden hiç kalkmayacaktı. Aslında Gazzalî’nin Oğlu’nun beklemediği bir gelişme değildi. Demek ki o söylenti doğruymuş. Büyük Vezir’in büyük sözünün gerçekliği gün gibi ortaya çıkmıştı. Bu onun bir kerameti değildi. Yıllarca edindiği tecrübe birikiminin öngörüye dönüşmüş haliydi. Sultan gençti ve onun tecrübesine sahip olmadığı gibi kavrayacak durumda da değildi. Etrafını saran hırslı ve hevesli kişiler de Sultan’ın yanlış kararlar almasına yardımcı olmuşlardı. Vezir gitmiş ve devlet bitmişti. Sultan bunu anladığında artık çok geçti.

Sultanın hevesli ve hırslı karısı Türkan Hatun birden sahnenin en önüne çıktı. Artık onu engelleyecek hiçbir güç, gölgeleyecek hiçbir kişi, sınırlayacak hiçbir eşik yoktu. Elinde nur topu gibi oğlu vardı. Henüz beş yaşındaydı ama bu onun sultan olmasına engel değildi. Esas sultan kendisiydi zaten. O çocuk, önünde bir paravan olacaktı.

Bunun için yapması gereken orduyu ve bürokrasiyi ikna etmekti. En iyi ikna yöntemi de onları maddi imkânlara boğmaktı. Elinin altında koca bir devlet: Büyük Selçuklu. Bizans’ı dize getirmiş. Dönemin en etkili gücü. Böyle bir devletin hazinesi de ona göreydi. Bunu kullanmaması için hiçbir neden ve engel yoktu. Kullandı da nitekim. Orduya dağıttığı yirmi bin altın epey işe yaramıştı. Ordu beş yaşındaki oğulun sultanlığını kabule hazırdı. Sırada bürokrasi ve bürokrasi içinde önemli bir kesim olan ilim erbabı vardı. Onları da ikna zor olmadı. İnsanlar vicdanları ile cüzdanları arasına sıkışınca, kurtuluşu cüzdan tarafını tercihte görürlerdi. Hem ivedi hem de kesin kazanç. Öteki biraz uzak ihtimal. Onun için vakit de var. Çünkü insan yaşarken hiç öleceği aklına gelmez.

Ancak Gazzalî’nin Oğlu’nun tercihi uzak ama daha kesin olan kazanç yönünde oldu. Yani vicdanını cüzdanına tercih etti. Babasını hatırladı. Ölürken gözlerindeki ışığı. Anasını hatırladı, kendileri için çırpınışını. Hele hocası hiç aklından çıkmıyordu. Büyük Vezir’in büyük projesi ölümüyle devlet nezdinde akim kalmıştı ama içinin ta derinlerinde yaşıyordu. Zihnine mıhlanmış bu gerçeklerin hiç birini terk edemezdi. Vicdanı buna elvermezdi.

Bu düşüncelerle başını yastığa koydu. Uyuyor muydu uyanık mıydı belli değildi. Kesin olan bir şey varsa çok yorgundu ve başını yastıktan kaldıracak hali yoktu.

Önceki İçerikVefatının 38. Yılında Necip Fazıl Kısakürek
Sonraki İçerikAllah Resûlü’nün Refîk-ı Alâya Yükselişinin 1389. Yılı
Cağfer KARADAŞ
1964 yılında Sivas merkez Kartalca köyünde dünyaya geldi. Kayseri İmam-Hatip Lisesini 1984, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesini 1989 yılında bitirdi. Aynı Üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsünde 1991’de yüksek lisansını, 1997’de doktorasını tamamladı. 1992-1993 yıllarında alanı ile ilgili araştırma yapmak için 8 ay Şam’da bulundu. Türkmenistan Devlet Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde 1999-2000 öğretim yılında ders verdi. 1999’da Yardımcı Doçent, 2004’te Doçent ve 2010 yılında Profesör unvanını aldı. 2012-2015 yılları arasında Abant İzzet Baysal Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı olarak görev yaptı. 2015 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu üyeliğine atandı. Hâlen Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kelam Anabilim Dalında öğretim üyeliği görevini sürdürmekte.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here