Tecrübenin Hakikati “Soğuğa Yiğitlik Olmaz”

0

 

“Soğuğa yiğitlik olmaz, evladım!” derdi anam. Çocuk aklımla bir türlü anlayamazdım bu sözdeki hakikati. Dediğini de yapardım, istemeden de olsa. Ne de olsa anaydı. Karşı gelmek, yapmam demek olmazdı. Sonra hak verdim. Hatta bizzat kendim tecrübe ettim. Kuzuları yaymak için meraya gitmiştim. Köyde kuzuları dışarı çıkarma ve yayılmaya alıştırma işi çocukların vazifesiydi. O güne efelik etmiş, kolsuz bir gömlekle çıkmıştım. Gülmez’in yamacında soğuk mu soğuk bir rüzgâr esmeye başladı. Tir tir titriyordum. Ne sığınacak bir yer ne giyinecek bir yedek elbisem vardı. Ana feraseti anlamış, ana yüreği dayanamamış olacak ki, bir kazak göndermişti anacığım. Giyindim ve “Oh be, dünya varmış.” dedim. O kazağın bedenimi sarışı ve âdeta bana sıcak yuva oluşu hâlâ hatırımdadır. Böyle bir tecrübeden sonra “Soğuğa yiğitlik olmaz.” sözündeki hakikat zihnime mıhlamıştım.

Bu söz anacığıma ait değildi. Onun anası, ötekinin atası hep birbirine söylemiş, nesilden nesle aktarılmış, yaygınlaşmış ve kökleşmiş bir tecrübî hakikatti bu. Zaten böyle oluşur tecrübeler. Normal döngü içinde pek anlaşılmaz, ancak zaman zaman yaşanan tecrübelerle hakikati zihinlere kazınır.

 Demek ki insanoğlu önce korunmayı öğrenmesi gerekiyor, sıhhatin kıymetini bilmeyi, hastalıktan ve kötülükten kaçınmayı, sağlam kulpa tutunmayı, güvenli alana sığınmayı…

İnsanlık tarihine bakarsanız. Yüce Allah, insana önce korunmayı öğretmiş. O’nun Hz. Âdem’e ilk buyruğu “Ey Âdem! Şüphesiz ki bu İblis hem sana hem de eşine düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkartmasın. Yoksa ikiniz de çok zahmete duçar olursunuz.” (Tâhâ 117). Ama insan bazen hatta çoğu zaman bu koruyucu öğütleri ve tavsiyeleri kulak ardı etmiş ve kafasını vurarak yani zahmete ve musibete maruz kalarak tecrübeleri yeniden keşfetmiş. Hâlbuki böyle tecrübelerin bir ucunda ölüm diğer ucunda zarar ve ziyan vardır. Kurtulsan da geride ya psikolojik ya da biyolojik hasar bırakır, bazen de verilmiş imkânları elinden alır, fırsatların kaçmasına sebep olur.

İşte insanoğlu bu gibi tecrübeleri dağarcığına koyarak Allah’ın verdiği aklı kullanarak soğuğa karşı iki türlü önlem geliştirmiş: Barınma ve giyinme. Dünya yüzünde giyinerek korunan tek varlıktır insan. Bu yüzden giyinmek zorunluluktur. Eskiler bunu üç temel zaruretten biri saymıştır. Diğer ikisi barınak ve yiyecek. Demek ki barınak da zaruretlerden biri, hem soğuktan hem diğer tehlikelerden korunmak için. Güneşten bir gölgeye kaçabilirsin ama soğuktan korunmak için bedeni saracak bir giysinin yanında sığınacak bir barınağa mutlak ihtiyaç var. Bu yüzden belediyeler kışın dondurucu gecelerinde evsiz insanları bir barınakta korumaya alırlar.

Benzer şekilde tıp sahasında ortaya konulan en önemli tecrübe ve tespit, önce hastalıklara karşı korunmaktır. Hatta koruyucu hekimlik diye bir alan bile vardır. Bazı hekimler haklı olarak koruyucu hekimliği, tıbbın yarısı olarak görmüşlerdir. Bir başka adı hıfzıssıhha yani sıhhati korumaktır. Her ilde bunun kurulları bulunmaktadır.

Sıhhati korumanın en başında temizlik gelir. Bütün ilahi dinlerde temizliğin öne çıkarılması hatta ibadetlerin bir parçası hâline getirilmesi bu yüzden olsa gerektir. Çünkü temizlik korunmanın birinci şartıdır. İkinci şartı ise pislikten, beladan ve musibetten uzak durmaktır. Yüce Allah, Hz. Âdem babamıza ve Hz. Havva anamıza “Şeytandan uzak durun!” buyururken tam da bu hakikati bildirmiştir. Şeytandan sakınmak beladan, musibetten ve doğuracağı kötülükten uzak durmaktır. Şeytanın anlamı zaten kötülük demektir. Ancak sadece sakınmak, korunmak için yeterli değildir. Nasıl ki soğuktan kaçmak ancak bir barınağa sığınmakla mümkün oluyorsa, şeytandan kaçınmak da ilahi kudrete ve rahmete sığınmakla gerçekleşir. “Rahmetten kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım.” duasını Kur’an okurken bile söylememizin hikmeti bu olsa gerektir. Yani her hâl ve şartta dikkati elden bırakmamak.

Niçin bunlar böyle oluyor? Çünkü Yüce Allah sistemini böyle kurmuş, her oluşu bir sebebe bağlamış, her sebebe bir sonuç yaratmış. Âdeta suyun akışı gibi sebep-sonuç zinciri oluşturmuş. Kulları şaşırmasınlar, önlerini görsünler, geçmişten ders alsınlar, geleceklerini planlasınlar ve hayatı kolay yaşasınlar diye. Ancak mucizelerle veya kerametlerle arada bir kesintiye uğratmış bu akışı. Bunun hikmeti de kulları akışın sarhoşluğuna kapılmasınlar, sebep-sonucun kendisinde bir güç aramasınlar, kudretin kimde ve tasarrufun kimin elinde olduğunu anlasınlar diye.

Normal akışta sebep sonuç pek fark edilmez. Akan suya bakar da hep aynı su zannederiz, her an yaşlandığımızı çok geç fark ederiz. Suyun boğabileceğini, ateşin yakabileceğini, toprağın kayabileceğini başımıza gelince anlarız. Bir fırtına, bir sel, bir deprem olduğunda; tutunulacak bir dalın,  sığınılacak bir kayanın, uzanan bir elin ne denli hayatî öneminin bulunduğunu kavrarız.

Demek ki tek düze bir akış yokmuş, su bile bazen kıvrılır, bazen kayalara çarpar coşar, bazen şelale olur yüksekten akar… Hayat da böyledir; inişli, çıkışlı ve çalkantılıdır. Sevinçlerin, neşelerin, güzelliklerin yanında hastalıklar, felaketler, musibetler vardır.

Dünyadaki olağan ve doğal gelişmelerin bir sebebi vardır. Sebepleri bilirse insan, önlem alır ve korunur; yakalanırsa kurtulmaya bir vesile arar, en az hasarla atlatmanın çaresine başvurur. Yüce Allah insana aklı, fikri ve iradeyi boşuna vermedi. Kulları, işte bu akılla kurduğu kâinat kitabını okusun, oradan dersler çıkarsın; indirdiği ilahî kitabı okusun, oradan kurtuluşa bir yol bulsun diye.

Her hastalık bir musibettir. Bunu en iyi başına gelen bilir. Boşa dememiş ozan “Aşan bilir karlı dağın ardını / Çeken bir ayrılığın derdini”. Her hastalığın sebebi olduğu gibi, devası da vardır. En iyi yol, sebebini bilip ondan uzak durmaktır. İkinci yol, hastalığın sebeplerine karşı önlem almaktır. Üçüncü yol ise, yakalandığında tedaviye başvurmaktır.

Atalardan gelen tecrübe neydi? “Soğuğa karşı yiğitlik olmaz”. Soğuğa karşı en güzel ve kesin önlem soğuktan uzak durmaktır. Ama dünyanın soğuğu olmayan çok az yeri vardır. Öyleyse ikinci önleme geçilir. Bu da giyinerek veya barınarak soğuktan korunmaktır.

Hastalıklar da böyle değil mi? En güzeli hastalığın olduğu yerde bulunmamak. Bulunuyorsan koruyucu önlemler almak. Bu koruyucu önlemlerden biri de insanoğlunun Allah’ın verdiği akıl ve fikirle geliştirdiği/bulduğu aşıdır. Biz inanırız ki sebebi de sonucu da yaratan Yüce Allah’tır. Aşı bir korunma sebebidir ve onu da sebep kılan Allah’tır.

Bir de dua ederiz. Zira dua, her sebep ve sonucun Allah’tan olduğunun bilincinde olmak ve ona müracaat etmektir. Nihayette şifa da Allah’tandır. Bizim aşı olmamız sadece Allah’ın yarattığı bir sebebe sarılmaktır. Çünkü kulun her yaptığını yaratan Allah’tır, kul ise O’nun yarattığı sebebe sarılan, koyduğu nizama uyandır. Yüce Allah isterse kulunu giyinmeden de soğuktan koruyabilir. Ama O, elbiseyi ve barınağı soğuktan korunmanın sebebi kılmıştır. Öyleyse sebebe tevessül etmek, ilahî kudreti inkâr etmek değil, ilahi iradeye teslim olmaktır.

Önceki İçerikErzurumlu Emrah
Cağfer KARADAŞ
1964 yılında Sivas merkez Kartalca köyünde dünyaya geldi. Kayseri İmam-Hatip Lisesini 1984, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesini 1989 yılında bitirdi. Aynı Üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsünde 1991’de yüksek lisansını, 1997’de doktorasını tamamladı. 1992-1993 yıllarında alanı ile ilgili araştırma yapmak için 8 ay Şam’da bulundu. Türkmenistan Devlet Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde 1999-2000 öğretim yılında ders verdi. 1999’da Yardımcı Doçent, 2004’te Doçent ve 2010 yılında Profesör unvanını aldı. 2012-2015 yılları arasında Abant İzzet Baysal Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı olarak görev yaptı. 2015 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu üyeliğine atandı. Hâlen Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kelam Anabilim Dalında öğretim üyeliği görevini sürdürmekte.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here